Nurefşan Karakaş Sağlam
Dostumun Dostu Dostumdur
Nurefşan Karakaş Sağlam
A- A A+
Dostumuz, dostumuzun dostuna düşman olalı beri, ne tadımız kaldı ne tuzumuz bu hayatta. Sevdiklerimiz birbirini kırıp, kalplerini tuz-buz ederken;  ötekileştirme, başkalaştırma soysuzca hayatımıza girmişken, hissettim asr-ı saadette ki kardeşliğe ne kadar da muhtaç olduğumuzu. Bir peygamberi ilhamla kucaklaşsalar günümüzün Evs ve Hazrec kabileleri yeniden. Kardeş ilan edilse tekrar Selman-ı Farisi’yle Ebu’d Derda’lar.
 
Yoksa bu hayatta böy le yaşamak dayanılır gibi değil. Dost olması gerekenler düşman kesilmiş birbirlerine. Aileler paramparça. Nefes almaksızın herkes laf dalaşında. Hakkı savunma adına (!) yürekler dağlanmakta. Acı kelimeler, yürek parçalayan cümleler, öfke anında söylenen, söylenmemesi gerekenler… 
 
Susmak bu kadar mı zor! Oysa ki Efendimiz (s.a.v) “Mü'min ne ta'n edici (kötüleyici), ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayasızdır” diyor.  Diyor diyor da, yapamıyoruz, uyamıyoruz bu güzel tavsiyelere. Halbuki, susmalı öfke anında, altın değerinde sükut etmenin tadına vararak. Damarına basıldığında çekmek nefsini geriye Hz. Ali gibi. Kendi nefsini kardeşinin nefsine tercih etmek uhuvvet düsturuyla. Boş konuşmamak, hoş konuşmak her defasında.
 
Söylemek güzel güzel hakikatleri. İşte Müslüman tavrının böyle olması gerekmez mi? 
 
Mümin kardeşimiz firavundan da mı kötü biri ki ona bu kötü sözleri ve kalp kırıcı sert cümleleri reva görüyoruz? Zira Allah (c.c) Hz. Musa ve Hz. Harun’a demiyor mu “İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o, iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir.” Tatlı ve yumuşak tarzda! Hemde günahkarlıkta sınır tanımayan firavuna! 
 
Fakat biz ne yapıyoruz? Sözlerimizi ok eyleyip, din kardeşimizi, eşimizi, dostumuzu, akrabamızı  tam kalbinden yaralıyoruz. Sadece yakınlarımız zarar görmüyor bu durumdan, nefsimiz de zarar batağına batmış oluyor boğazına kadar. Malumunuz vechiyle, keskin sirke küpüne zarar!
 
Bu zararı anlamak için Efendimiz (s.a.v)’in sözlerine kulak verelim:
Bir gün çevresindeki sahabelere; "Müflis kimdir?" diye sormuş, ashab-ı kiram; "Bize göre müflis, kendisine ait hiçbir dirhemi (nakit parası) ve malı kalmayan kimsedir." cevabını vermişler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurmuş:
 
"Ümmetimden gerçek müflis şudur: Kıyamet gününde namazını, orucunu ve zekatını getirir. Bu arada başkasına sövmesi, zina iftirasında bulunması, kan dökmesi ve başkasını dövmesi ile ilgili kötü amelleri gelir. Bunlara karşılık iyi amelleri (hasenatı) verilir ve borçları (kul hakları) bitmeden iyi amelleri tükenir. Alacaklıların hataları kendisine yükletilir ve ateşe atılır." (Müslim, Birr, 60; Ahmed b. Hanbel, II, 303, IV, 372).
 
İşte gerçek müflisin tarifi. Hadiste gördüğümüz üzere, başkasına sövmek, algımızda daha da günah gördüğümüz amellerle bir arada zikredilmiş. Demek ki başkalarına sövmek, başkalarına kötü söz söylemek hiç de önemsenmeyecek bir günah değilmiş.
 
Dünya hayatımızı mamur etmeye çalışıyoruz ama, farkında olmadan ahiretimizi yerle bir ediyoruz. Yapmayalım, etmeyelim dostlar!  Bu dünya zindanlarını, baki cennetlere çevirmek istiyorsak dilimize sahip çıkalım. Kimseyi lanetlemeyelim, kimseye iftira etmeyelim, kimseye kötü sözler sarfetmeyelim.
 
Cenab-ı Hak : “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra: 17/53) demiyor mu?  Sözün en güzelini söyle diyor Yaratan, hani şu savaşı kesen cinsinden. Hani harap şehirleri yeniden mamur eden. Hani yılanı bile çıkaran, deliğinden. 
 
Susturalım kötü konuşan dilimizi, sözü yüreğimize bırakalım. Değil midir ki o en güzel hatip? Efendimiz (s.a.v) sahabelerine, yaptıkları bazı şeylerin cevaplarını bulamadıklarında demiyor muydu ki “Kalbine sor” diye…
 
Kalbine sor, o sana zaten doğruyu gösterecektir. Vicdanına danış, dilin umarsızca konuşurken, o  sızım sızım inleyecektir. 
 
Dilin temizse dilin tertemizdir. Zira dilin ayinesi dildir!
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>