Uhuvvet Derslerinin Sonuncusu Muhteşemdi
A- A A+

Uhuvvet Derslerinin Sonuncusu Muhteşemdi

Nurculuk dünyası yeni bir iştiyak ile, derin bir hasret ile, belki Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin dar-ı bekaya irtihalinden sonra bugüne kadar en müstesna en mesud en müferrah en müjdeli günlerinden birini yaşıyor.

Çünkü bugün muhabbet günü, bugün uhuvvet günü, bugün tesanüd, ittihad, tefani, fenafi’l-ihvan, ittihad-ı İslam günü...
 
Evet, bugün öyle nurani, öyle saadetli, öyle hakikatli bir surette bir bahar mevsimin çiçeklerinin açtığını görüyoruz. Evet, bugün bir tebeddülat var. Bir inkişaf var, bir fütuhat var.


Evet, “Risaletü’n-Nur kendi kendine Kur’an’ın himayeti ve hıfz-ı Rabbani altında intişar ediyor.”
(Kastamonu Lahikası s.14)
 

Nur ve nurani her yerde intişar eder, her engeli aşar, avuç içlerine sığmaz, kontrol kabul etmez, kimsenin minneti altına girmez.

Bid’atlar ile felsefi düşünceler ile Kur’an’a hizmet olmaz, olamaz!
Ancak zarar verirler.


Sadık Nur talebeleri ve hadimleri tam istiğna, tevazu ve mahviyet ile hizmet-i imaniyelerine devam ederler. 
 
Nur ve nurani olan Risale-i Nur’a hizmet ancak ona tam intisab ile tam sadakat ile olur. Bu hakikat ve bu mana da Üstadımızın selef ve halef temayüz etmiş has ve halis talebelerinde, hizmetkarlarında zahir bir tarzda göründü, görünüyor.

Onların son temsilcisi, mümessili Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyimiz de seksen küsür senelik ömrünün istikrarı içerisinde tam sadakat ve kanaat manasını temaşa ediyoruz. O’nun bu hali bizlere şevk, himmet ve gayret veriyor. 
 
Ağabeyimizin sebat ve sadakati, nazarların oraya buraya değil Risale-i Nur’a tevcihine vesile oldu. Şark ve garbdan, cenub ve şimalden pek çok kimselerin, ilim ve irfan sahiplerinin, ziyaret etmesine, manevi bir şura hükmünde olan uhuvvet derslerine iştiraklerine sebeb oldu.
 
Evet, bu son derste iki üç senedir devam eden iştiyakın artarak devam ettiğini görüyoruz.

Müsbet iman hizmeti manasını şiar edinen bütün Nur cemaatleri, hizmet heyetleri şu zamanın Nur ve Gül fabrikalarının temsilcileri, Mübarekler heyeti, Medrese-i Nuriye temsilcileri, çobanlar, yörük efeleri, belki bu zamanın evliyaları, allameleri tevazu ve mahviyet makamında herbirisi başka bir kisvede belki Hulusi Bey’i, Asım’ı, Sıddık Süleyman’ı, Santral Sabri’yi, Bekir Ağa’yı, Hüsrev ve Refet ve Rüştü’yü, Hafız Ali ve Hafız Mustafa’yı, Küçük Ali ve Tahiri’yi, Ahmed ve Mehmed ve Hasan Feyzileri, Emin ve Ahmet Nazif, Hilmi ve Hıfzı Bayramı, Sungur ve Bayram ve Ceylan’ı, Zübeyr’i (rahmetüllallahi aleyhim ecmain) gibi..

Asrı Saadet’in bu zamandaki mümessillerini temsil ederek İstanbul, Ankara ve Anadolu’dan ve hariç memleketlerden gelen, uhuvvet bayramına kuvvet veren kardeşlerimiz, ağabeylerimiz hiç menfaate, makama, mansıba ehemmiyet vermeyen, Nur dairesini kontrol altına almak isteyen gizli komitelere lisan-ı hali ile meydan okuyan, yani grupçuluğa, hırkacılığa fırkacılığa, ihtilafa nurlardaki düsturlara tam sadakatla itibar etmeyen fedakar, vakıf ve vakıf çok mühim Nur talebeleri burada bulunuyorlar. 
 
İhlas ve uhuvvet dersini kemal-i huşu ve huzurla dinliyorlar.
Nazara verilen mektuplardaki manayı tefekkür ediyorlar.

 
Tam da vatan ve memleketimizin harici ve dahili düşmanlarının ülkemize, milletimize, alem-i İslam’a darbe vurmak istedikleri şu nazik günlerde bu tesanüdün bu manevi kongrenin, mü’minleri şad ve mesrur ettiği gibi İslamiyet ve Kur’an düşmanlarını da perişan edeceğine şek ve şüphe yoktur. 
 
İki üç senedir devam uhuvvet dersleri semeresini vermiştir. 
Görüyoruz her taife-i Nur burada... 
 
Sadakatte namdar, şevkte, gayrette, himmette ali, Üstadımızın son varisi Hüsnü Ağabeyin bu istikrarlı duruşu bütün cemaatimize hüsnü misal oluyor.

Neticede, hizmette sebkat etmiş tecrübeli ağabeyler olsun, genç vakıf, fedakar kardeşlerimiz olsun hepsinin komitecilerin her türlü plan ve desiselerine rağmen aldanmayacaklarını, ehl-i iman nazar-ı ferasetle, istikamet-i nazarla müşahade ediyorlar.

Hayatta, içtimaiyatta, siyasette istikameti görüyorlar.
İttifak Huda’dadır, Kuran’ın tarif ettiği yoldadır diyerek şahs-ı maneviye iltihak ile mücahede-i maneviyeye kuvvet veriyorlar. 
 

“Bakınız! Risale-i Nur’a hizmet eden Nur’un öyle hakiki talebeleri var ki onlardan birisine denilse: “Risale-i Nur yerine şu kitapları istinsah et de Amerikalı milyarder Ford’un servetini sana verelim.” Risale-i Nur’un satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan o bahtiyar talebe şöyle cevap verecektir:
 
Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabul etmem. Çünkü Cenab-ı Hak, bize Risale-i Nur’un mütalaası ve hizmetiyle tükenmez, baki bir hazine verecektir.

Acaba sizin o dünyevi servetiniz beni mesud edecek midir? Bu şüphelidir. Fakat Rabb’imizin ihsan edeceği baki servet ile hakiki bir saadete kavuşacağımızda şek ve şüphe yoktur.”
(Gençlik Rehberi s.253)


 
Bugün Risale-i Nur’un fedakar şakirdleri ve hadimleri, ekserisi iman ve Kur’an hakikatlerine hayatlarını, vakitlerini ve bütün hissiyatlarını feda etmiş kahraman şakirtleri; hem kalblerinde hem ruhlarında hem fikir ve düşüncelerinde, bütün hissiyat ve duyguları ile hizmet-i iman ve Kur’an’da, cihad-ı ilmi ve manevilerinde, hakikat-ı dini ve İslamiyet’i tebliğ ve davette ders-i Kur’an’da diz dize, hizmet-i imaniyede el ele, cihad-ı manevide ve gerekirse maddide omuz omuza devam ettiklerini, edeceklerini ve mason ve münafıkların bütün plan ve desiselerini akim bıraktıklarını bırakacaklarını sebat ve metanetleri ile ve tam sadakatleri ile gösteriyorlar. 
 
Risale-i Nur’un halis ve fedakar şakirdleri, hayatını ve vaktini ve bütün hissiyatlarını Kur’an ve iman hakikatlerine, Risale-i Nura vakfeden kahraman kardeşlerimiz Nur mesleğine, şahs-ı maneviye, Üstadımıza azami ihlas, azami sadakat, azami fedakarlık, azami dikkat mesleğinin ölçüleri içinde mükemmel bir iktisat ile fevkalade bir istiğna ile mukabele ederek Süfyaniyetin tuzaklarından kendilerini ve kardeşlerini muhafazaya çalışıyorlar.

Muazzez Üstadımızın dediği:
 

“Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet-i imaniyemi, değil maddi ve manevi terakkiyatıma ve kemalatıma ve azaptan ve cehennemden kurtulmama ve hatta saadet-i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat’iyen alet etmemekliğime gayet kuvvetli, manevi bir mani görüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum.
 
Acaba herkesin hoşlandığı manevi makamatı ve uhrevi saadetleri a’mal-i saliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak hem meşru hem hiçbir cihet-i zararı olmadığı halde ne için böyle ruhen men’ediliyorum. Rıza-yı İlahiden başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş.
 
Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye alet ve tabi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtri ubudiyet ile muhtaçlara tesirli bir surette bildirmenin bu dehşetli zamanda çare-i yeganesi ve imanı kurtaracak ve kat’i kanaat verecek bu tarzda, yani hiçbir şeye alet olmayan bir ders-i Kur’ani lazımdır ki küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalaleti kırsın ve herkese kanaat-i kat’iye verebilsin.
 
Böyle bir derse bu zamanda bu şerait dahilinde hiçbir şahsi ve uhrevi ve dünyevi, maddi ve manevi bir şeye alet edilmediğini bilmekle kat’i kanaat gelebilir.” gibi derslerine ittibaen maddi ve manevi menfaat ve makamattan içtinab ediyorlar. 
 
Menfaat-i maddiyenin, makamatın getireceği, ihlası kıracak halattan, teveccüh-ü nasdan, tama’ ve hırsdan istiğna gösteriyorlar.
 
Üstadımızın vasiyetindeki emrine, tembihine tam sadakatlerini gösteriyorlar. Tama’ yüzünden bu zamanda ulemaü’s-su’a gelen tehdid-i azimden, ihlası kıracak halattan şiddetle içtinab ediyorlar. 
 
Vasiyetnamedeki emir ile iktisat ve istiğnayı hedef gösteren Üstadımız diyor ki:
 

“Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de zahiri hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.
 
Halık-ı Rahman-ı Rahim’e hadsiz şükür olsun ki bundan altmış yetmiş sene evvel hilaf-ı adet olarak tahsil-i ilim, hususan ilm-i imani yolunda başkaların muavenetine yalvarmamak ve tam fakr-ı haliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine tayinlerini kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş tayin kabul edip mütebaki talebelerine bazen yirmi otuz talebesine tayin verdiğinden ilmi, vasıta-i cer etmeye o talebeler mecbur olmadılar.

İktisat ve kanaatle o zaman muvaffak oldukları gibi Cenab-ı Erhamü’r-Rahimin’e hadsiz şükür olsun ki Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi hakiki talebelerinin tayinlerini neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış. A’zami ihlası kırmamak için Risale-i Nur has talebelerine, hususan nafakasını tedarik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nur’un satılan nüshalarının beşten birisi Risale-i Nur’un hakkı olduğu cihetle şimdi elli altmış talebesine kafi sermayesi çıkıyor.

Benim (biçare Said’in) içinde hiçbir hakkı yoktur. Yalnız Risale-i Nur’un kıymettar hasiyeti ve şakirdlerinin şahs-ı manevisinin kemal-i sadakati bu manevi Nur bayramına vesile oldu.”

(Emirdağ Lahikası-2 s.233)


 
Evet, Tarihçe-i Hayat’ın ön sözünde Ali Ulvi Bey, Üstadımızın iktisat ve istiğna düsturunun şahsına münhasır kalmadığını, talebelerine de sirayet ettiğini şöyle ifade ediyor:

“Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.Masivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvi ve ruhi bütün varlığı ile Rabbü’l-alemin’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, adeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hala devam etmektedir.
 
İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsi bir mefkure halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.
 
Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:
 
“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lazımdır.
 
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakim’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”

(Tarihçe-i Hayat s.14)

 
 
Cenab-ı Hak bunların emsalini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarik-ı haktan ayırmasın, amin.  
 
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَ اِيَّاهُمَا وَ اَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَ اْلا۪يمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَ تَرْضٰى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَ اَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَ مَا دَارَ الْقَمَرَانِ
Kaynak : Risale Ajans