Said Nursi Seyyid Olduğunu Neden Söylemiyor
A- A A+

Said Nursi Seyyid Olduğunu Neden Söylemiyor

Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdilik iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdi hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulade özelliklere sahip bir kimsedir.

Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hakim kılacak… Ve bunları iman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek. Bu durum gönlü kırık, morali bozuk bir kısım mü'minlere büyük bir ümit ve teselli kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir.

Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzat Hz. Mehdi'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı manevinin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı galibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i imanda da muannid dalalet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar.

Siyasilerin evhamı büyük bir problemdir. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektubunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi. İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır.

Seyyidlik, dolayısıyla Mehdilik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da, herşeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbirşeye, hatta manevi ve uhrevi makamlara dahi alet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman, “Bu zaman, şahs-ı manevi zamanı olduğu için, böyle büyük ve bakì hakikatler, fani ve sukùt edebilir şahsiyetlere bina edilmez”  diyor, daima şahs-ı maneviyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fani ve çürütülebilir şahsiyetlere bina edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkarlığı, sadece maddi değil manevi makamlara dahi tercih ediyor, maddi ve manevi füyuzat hislerini feda etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce feda edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesaisini imanların kurtulmasına tahsis ediyordu.

Bu ve buna benzer bir kısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş, Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım”  diye cevap vermişti.

Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasilerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “Eğer Said Mehdiliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerinde de, seyyidliği hakkında aşikar ifadelerden kaçındığını görüyoruz.  

Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman:

Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şakirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demişim: ‘Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahirzamanın o büyük şahsı Al-i Beytten olacaktır. Gerçi manen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Al-i Muhammed (a.s.m.) bir manada hakiki Nur Şakirdlerine şamil olmasından ben de Al-i Beytten sayılabilirim.  

Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahirzamanın o büyük şahsı Al-i Beytten olacaktır.” cümlesindeki Seyyid kelimesinin, Osmanlı Nakib’ül-Eşraflık ıstılahında sadece Hz. Hüseyin neslinden gelenlere seyyid denmekteydi ve bu manada seyyidlik sadece baba tarafından geçmekteydi.

Halbuki Bediüzzaman baba tarafından Hz. Hasan’ın torunu yani şerif ve anne tarafından Hz. Hüseyin’in torunu yani seyyid idi. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “ahirzamanın o büyük şahsı Al-i Beytten olacaktır” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir.

Öte tarafdan “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmi bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.

Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Al-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem manen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Manen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resulü (a.s.m.) her takva sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu  müjdelemişlerdi. Bu manada Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler.

Mahkemede savcının iddiaları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu manada seyyidliğini açıkça söylüyordu:

'Ben de Al-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve ala Alihi ve sahbihi' duasında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takva bulunanlar o duada dahildirler' dediklerinden, o umumi duada benim de bir hissem bulunması için ricakarane bir tevildir.

Hem Resul-ü Ekremin (a.s.m.) iki "al"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebi ali; diğeri de şahs-ı manevi ve nuranisinin risalet noktasındaki ali.  Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Azamın (k.s.)—gaybi ihbarlarıyla—bu zamandaki bir dairesi olduğunu  biliyoruz.

Bediüzzaman Hususi Talebelerine Hem Seyyid Ve Hem De Şerif Olduğunu Açıklamıştır; Kürt Olması Seyyidliğine Mani Değildir

Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususi sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz.

Mektubat'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “Kardeşim, sen de ben de sadattanız (seyyidlerdeniz.)” dediğini görüyoruz.  Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve “Kardeşim ben hem Haseniyim, hem de Hüseyniyim… Ahmed Feyzinin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!” der.

Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Mesela Abbasilerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir.

Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri sözkonusudur. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasiler, Hakkari'deki Ahmediler ve Muş'taki Nehrilerin Ehl-i Beytten  oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da, “Ben hem Haseniyim, hem de Hüseyniyim” cevabını vermişlerdir.
Kaynak : Risale Ajans