Risale-i Nur'un Şefkat Kahramanları Hanımlar
A- A A+

Risale-i Nur'un Şefkat Kahramanları Hanımlar

Kimini oğlu ‘Nurcu’ diye yaftalayıp ihbar etmiş, kimi öksüz ve yetim, Bediüzzaman’a hizmet etmiş. Kimi de çeyizindeki yaldızlı kumaşları, Risale-i Nurlara cilt yapmış. Nur hizmetinin ağabeyleri olur da ablaları olmaz mı?
 
"Nur’da şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddi yapışıyorlar. Ben ‘kardeşlerim’ dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kast ederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhataplarımdır.”
 
Emirdağ Lahikası’nda böyle söylüyor Bediüzzaman Said Nursi. Nur talebeleri deyince aklımıza genelde Üstad’ın mektuplarında hitap ettiği ağabeylerin isimleri geliyor. Oysa Nur’un bir de Bediüzzaman’ın ‘ahiret hemşirelerim’ dediği kadın kahramanları; anneleri, kızları var. Kimi eşi kimi babası kimi evladı vasıtasıyla Üstad’ı tanımış ve ona talebe olmuş. Ömrünü İslam’a hizmete adayan bu mübarek ve örnek kadınlardan birkaçını burada analım istedik biz de.
 
Kendi oğlu tarafından ihbar edilen Fitnat Anne
 
Fitnat Güngör, 20 yaşında kocasını ahirete uğurlar, bir daha evlenmez. Ispartalı Fitnat Anne’nin Risale-i Nur’a talebe olması evini Bediüzzaman’a kiralamasıyla başlar. Fitnat Anne, evini Bediüzzaman’a kiralanmadan bir hafta önce rüyasında Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) merkad-i şerifini (yattığı yeri) görmüştü. Dindarlara türlü zulümlerin edildiği o dönemde, insanlar Üstad’a ve talebelerine ev kiralamaktan korkuyordu.

Fakat bu cesur kadın, rüyanın da etkisiyle hiç düşünmeden evini vermişti ona. Evinin üst katında Said Nursi Hazretleri, alt katında kendisi kalan Fitnat Hanım, Üstad’a ara sıra yemek götürüyordu. Zilinde hala ‘Bediüzzaman Said Nursi’ yazan ve Üstad’ın vefat edeceği Şanlıurfa’ya gidene kadar 7 yıl ikamet ettiği bu hane, günümüzde bir müze gibi ziyaret ediliyor.
 
Sadece eviyle değil şahsi çırpınışlarıyla da Nurun hizmetkarlarından olan Fitnat Anne, 27 Mayıs’ta kendi oğlu tarafından ‘Nurculuk propagandası yaptığı’ gerekçesiyle ihbar ediliyor. Isparta Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan bu cevval kadın, müdafaaları neticesinde beraat ediyor.
 
‘Şükran benim kerimemdir’
 
Emirdağ’da dünyaya gelir Şükran Çalışkan. Bediüzzaman ilçeye yerleştiğinde 6 yaşındadır. 7 yaşına geldiğinde annesini, 9 yaşında da annesinin vefatını bir türlü kabullenemeyen ablasını kaybeder. Daha o yaştayken Üstad’a her gün yemek götüren Şükran Anne’ye, ziyaretlerinden birinde kimin kızı olduğunu sorar Said Nursi Hazretleri. “Abdullah Çalışkan’ın kızıyım efendim.” cevabını alır. Annesinin adını sorar, annesinin adıyla birlikte onu kaybettiğini söyler küçük kız.
 
Sonra yine soru-cevap şeklinde dört kardeş olduklarını ancak ablasının da vefatıyla üç kardeş kaldıklarını anlatır. “Çok mu üzüldün?” diye sorunca Üstad, minik Şükran “Evet.” der. Ardından Üstad Hazretleri, kabristana gittiğini, vefatından dolayı annesine kızan ablasını validesiyle barıştırdığını anlatır. Bunu duyunca gözyaşlarına boğulan Şükran Anne, Bediüzzaman “Ağlamak yok!” dedikçe “Tamam efendim.” der ama daha çok ağlar.
 
Üstad parmaklarıyla gözyaşlarını siler Şükran Çalışkan’ın. Talihsiz kadın, 14 yaşına geldiğinde, bu kez babasını kaybeder. Bunun üzerine Bediüzzaman, babalarının onun yerine vefat ettiğini ve artık Abdullah Çalışkan’ın ailesine kendisi bakacağını söyler. 16’sında amcaoğluyla evlenen Şükran Anne’nin düğün yemeğini de yine “Şükran benim kerimemdir (kız evlat).” diyen Üstad hazırlatır.
 
Gelinlik çeyiziyle Risale-i Nur ciltleyen Ulviye Anne
 
Bediüzzaman, Risale-i Nur’ların yazılmasına, okunmasına ve çoğaltılmasına çok önem verirdi. Kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinde yasaklara rağmen mum ışığında Risale yazımına devam eden bir sürü yiğit vardı. Hanımlar, estetik konusunda daha hassas olmalı ki, Kastamonu’daki Nur talebelerinden Ulviye Anne, Nur’ların içi gibi dışı da güzel olsun diye gelinlik çeyizinden kumaşlarla süsler ciltleri.
 
Üstad Hazretleri bu vakayı Kastamonu Lahikası’nda şöyle anlatır: “Hem latif, hem güzel, zarif bir hadiseyi söyleyeceğim: Bu memlekette Risale-i Nur’a erkeklerden ziyade fedakarane yapışan ihtiyare hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihazatının içinde kıymetdar parçaları Risale-i Nur’un eczalarının cildleri üstüne çekip, bütün Risaleler altun yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi.
 
Risale-i Nur’un manen güzelliğine ve Husrev ve Tahiri ve Ali’lerin ve Hasan Atıf ve Asım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemaline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilave ettiler.” Kaynakça ve fotoğraflar: Barla Platformu, Emirdağ Yılları ve Barla Yılları Katalogları. h.cetinkaya@zaman.com.tr
 
Üstad’ın hapse düşen avukatı Bekir Berk’in annesinin mektubu
 
Sevgili oğlum Bekir,
 
Gözlerinden öper. Allah’tan uzun ömür ihsan etmesini dilerim. On gün kadar senin durumunu çocuklar söylemediler. Fethi’den mektup alınca hadiseye vakıf oldum. Namaz kılarken götürmüşler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim! Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm. Allah’ın ipine sarılan necat bulur, evladım.
 
Demek kaderde bunlar da varmış, ne yapalım. Allah elbette her şeyi iyi edecek. Belki hakikatleri senden öğrenecekler var; bunlar birer vesiledir. Sütüm sana helal olsun. Yolun da açık olsun. Eğer müsaaden olursa ziyaretine geleceğim. Telefonla haber sal.
 
Çok şükür, rahatsız değilim. Seni de merak etmiyorum. Çünkü ben seni Allah’a vermişim, O’na havale etmişim. Mareşal Çakmak hadisesinde nasıl metin idiysen, şimdi de ondan yüz derece metin olmanı istiyorum. Davan haktır ve Allah doğruların yardımcısıdır. Ben hepinize dua ediyorum. Elemin zevali lezzet olduğunu unutma. Tekrar selam ile gözlerinden öperim. (Annen Fatma Berk)

Hatice Tuba Çetinkaya
Kaynak : Yeni Bahar