Mustafa Kemal Said Nursi'yi Sürgüne Gönderdi
A- A A+

Mustafa Kemal Said Nursi'yi Sürgüne Gönderdi

Bildiğiniz gibi daha önce Derin Tarih Dergisi’nin hazırladığı bir konuyu “Said Nursiye Neden Sürgün Hayatı Yaşatıldı” başlığı altında yayınlaşmıştık. Şimdi de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin sürgüne gönderilmesine kimlerin karar verdiğini resmi belgelerle sizlere sunacağız.

Sürgünler ta­mamen Kemalist hükümetin işi olsa bile hükümetin hangi kademesinde bu sürgün kararları alınmış, hangi toplantılarda Bediüzzaman'a hayatı zindan etme yeminleri edilmiştir? İşte aşağıda ilk kez yayınlayacağı­mız resmi belgeleri görmeden bu so­rulara cevap vermemiz imkansızdı.
 
Bütün verileri toplasanız dahi ortaya sadece kuvvetli bir tahmin çıkardı, müdellel bir bilgi değil. Öyle ki, Bediüzzaman'ın hayatını sür­günlerde geçirdiği ifade ediliyor fakat buna dair herhangi bir bel­genin adı geçmiyor, ibraz edilemiyordu.
 
Aşağıda Bediüzzaman'ı sür­günden sürgüne yollayan Ba­kanlar Kurulu kararlarını ilk kez okuyacaksınız.
 
ATATÜRK İMZALI İLK BELGE
 
Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnö­nü'nün bizzat imzalarının yer aldığı Bakanlar Kurulu kararırıın yer aldığı bu belgenin, imzaların bulunmadığı, 20 gün sonra (15 Mayıs 1935) çıkarılan suretini kısa bir süre önce Ahmed Akgündüz Ho­camın yayınladığını belirterek aslını ilk kez burada yayınladığımız belge yi kısaca tahlil edelim.
 
En başta göze çarpan husus, devletin Bediüzzaman'ı eski Darü'l-Hikme ti'l-İslamiye üyesi olarak görmesi. Bu oldukça önemli. Zira Bediüzzaman ismiyle anılabilecek derecede önemli ya da kritik başka bir cemiyete üye olmuş olsa şüphe yok ki onunla anı­lacaktı.

(Örneğin Kürdistan Teali Cemiyeti ya da Teali-i İslam Cemiyeti gibi.) Hele ki kendisini yalanlama pa­hasına Şeyh Said meselesiyle ilişkisi­nin olduğunu söyleyen, ona hala "Said-i Kürdi" deyip irticadan dem vuran zihniyet bu fırsatı asla kaçırmazdı. Dolayısıyla cemiyetin kapanmasının üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen Kemalist hükümetin Bediüzzaman'ı Darü'l-Hikmet ile anması, onu Kür­distan Teali Cemiyeti'ne üye göster­meye meraklı Kemalistlere başlı ba­şına bir cevap teşkil eder.

BEDİÜZZAMAN'I SÜRGÜN ETMEK İÇİN İFTİRA
 
İkincisi, Bediüzzaman'ın Ispar­ta'ya sürülmesine sebep olarak Şeyh Said meselesinin gösterilmesidir. Burada devlet Bediüzzaman'a daha önce atmadığı ve o konuda temiz olduğunu bildirdiği (Şeyh Said isya­nından dolayı sürülmediğini yuka­rıda arz etmiştik) bir konuda iftira etmektedir. Hem de kendini yalancı çıkarmak pahasına...
 
Göze çarpan diğer garabet ise kararda Bediüzzaman'ın Isparta'ya sürülme tarihinin 1929 yılı olarak verilmesidir. Oysa Bediüzzaman'ın Barla'da mecburi ikamete alındığı ta­rih kesin olarak 1 Mart 1927'dir (Za­man, 9 Ocak 2011). Bundan 20 gün önce Isparta'da olduğuna göre 1929 tarihi anlaşılan çalakalem yazılmış olup Kemalist devrin devletinin hal-i pürmelalini göstermekten başka bir işe yaramaz.
 
Dikkate değer bir başka nokta, İçişleri Bakanlığı teklifinin 24 Nisan'da, Bakanlar Kurulu kararının ise hemen ertesi gün, 25 Nisan'da alın­masıdır. Tesadüf olma ihtimali ol­makla birlikte Bakanlar Kurulu'nun sırf bu gündemle toplandığını veya kararın imzaya açıldığını söylemek de ihtimal dahilinde. Araştırmaya de­ğer doğrusu.
 
Bakanlar Kurulu, yani devletin yü­rütme organı Bediüzzaman'ı 25 Ni­san 1935 günü sürme kararı almıştır. Peki bu, Bediüzzaman'ı kontrol et­mek için yeterli mi? Devletlularımız bunu yeterli görmemişler anlaşılan. Çünkü aynı gün Bediüzzaman hak­kında Eskişehir Ağır Ceza Mahkeme­si tarafından tutuklama kararı çıka­rılmış ve 8 Mayıs'ta tutuklanmıştır. Daha sürgün yeri olan Kastamonu'ya sürülmeden Eskişehir'de tutuklu ola­rak hapse girdiğini görürüz. Böylece bu tutuklamayla birlikte yürütme­den sonra yargı da Bediüzzaman'ın yakasına yapışmıştır.
 
İKİNCİ BELGE: ŞİMDİ DE İNÖNÜ
 
Barla'dan Kastamonu'ya sürülen Bediüzzaman, Eskişehir hapsinden sonra mecburi ikamet gereği hayatını burada devam ettirirken 1943 yazın­da Denizli'nin Homa nahiyesinde bir Nur talebesinin üstündeki elyazma Beşinci Şua risalesinin bulunmasıyla başlayan tutuklamalar neticesinde 20 Eylül 1943'te tutuklanmış ve Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava gö­rülmeye başlanmıştı. Üstelik tutukla­malara sebep olan Beşinci Şua bundan bir yıl önce İsparta'da birçok kitapla birlikte dava konusu olmuş ve mah­keme bu kitapların iadesine karar vermişti. 15 Haziran 1944'te beraat etmiş ve dava konusu olan bütün ki­taplar iade edilmişti.
 
Bediüzzaman Denizli'de beraat ettikten sonra Delikli Çınar semtin­de bir otele yerleşir. Fakat orada da çok duramaz. Zira daha mahkeme kararını vermeden İçişleri Bakanlığı, Bakanlar Kurulu'na Bediüzzaman'ı sürmeyi teklif etmiş, kurul da maal­memnuniye kabul etmiştir.
 
İlk belgeye göre daha günahsız, daha derli toplu olan bu metinde sadece şu söyleniyor: Daha önce sür­müştük, yine sürüyoruz. Bunun dışın­da anlamlı olan tek nokta, teklifin ta­rihi. Dahiliye Vekaleti Bediüzzaman'ı sürme teklifini 21 Nisan'da yapmış. Bu sırada Kastamonu sürgünüdür ve üstüne Denizli'de 7 aylık tutukludur. Mahkeme kararını henüz vermemiş olup Bediüzzaman'ın hürriyetine ka­vuşup kavuşmayacağı belli değildir. Ama olsun, Bediüzzaman için bunlar azdı bile. Günahı o kadar büyüktü ki, bir şehirde sürgündeyken başka bir şehirde tutuklanmayı, tutukluyken de başka bir şehre sürülmeyi hak et­mişti.
Sahi ne yapmıştı? Devlet onu ne­den cezalandırıyordu? Ne yaptığı­nı zannediyordu? Zannetmese bile neyi isnad ediyordu? Hata yapmaz hükümetimiz Bediüzzaman'a neyi yakıştırıyordu? Dava dosyalarındaki savcıların uydurduğu üç beş suçtan söz etmiyorum, zira siyasi iktidar yol verdi mi satılık bir savcı için şereftir minareyi kılıfına uydurmak.
 
Bediüzzaman'ın temel üç sürgün yerinden de (Barla-Kastamonu-Emirdağ) bahseden bu iki Bakanlar Kuru­lu kararında onun suçuna dair tek bir cümle yer almaktadır. O da şudur:
 
“Burada (Barla'da) da rahat durma­yarak dini ve irticai tahrikatta bulun­duğu ve bu muhitte kalması da zarar­lı olacağı anlaşıldığından...”
 
Bu ifadeden anlaşılan o ki, daha önce Van'da rahat durmayan Bediüz­zaman Barla'ya sürülmüş, burada da rahat durmadığı için Kastamonu'ya sürülmektedir. Herhalde devamını yazsalar şöyle olurdu: Kastamonu'dan da sürersek anlayın ki, orada da rahat durmamıştır. Rahat durmamanın ta­nımı da şöyle veriliyor: Dini ve irticai tahrikatta bulunmak. İrticai tahrikat ifadesi tevil edilebilir ise de dini tah­rikat ne ola? Emin olduğumuz husus şu ki, dinin tahrik edilmesi hususun­da Bediüzzaman, sürgün kararlarının altında imzası bulunanları memnun etmemiş olmaktan fazlasıyla mem­nundur. Ve bu yolda başını vermeye çoktan hazırdır. Nereden mi biliyo­rum? Şuradan:
 
Tarih 31 Mayıs 1944'tür. Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nde savcının iddianamesi okunduktan sonra Be­diüzzaman savunmasını şöyle yapı­yor:
 
"Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız! Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek!.. Yüzer milyon kah­raman başlar feda oldukları bu kudsi hakikata başımız dahi feda olsun, her cezanıza ve idamınıza hazırız!.."
 
Bu izahın ardından bahsettiğimiz iki sürgün belgesini yayınlıyoruz. 



"En başta göze çarpan husus, devletin Bediüzzaman'ı eski Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye üyesi olarak görmesi. Bu oldukça önemli. Zira Bediüzzaman, namıyla anılabilecek derecede önemli ya da kritik başka bir cemiyete üye olmuş olsa şüphe yok ki onunla anılacaktı. Hele ki kendisini yalanlama pahasına Şeyh Said meselesiyle ilişkisinin olduğunu söyleyen, ona hala "Said-i Kürdi"deyip irticadan dem vuran zihniyet bu fırsatı asla kaçırmazdı."



"Dahiliye Vekaleti Bediüzzaman'ı sürme teklifini 21 Nisan'da yapmış. Bu sırada Kastamonu ürgünüdür ve üstüne Denizli'de 7 aylık tutukludur. Mahkeme kararını henüz vermemiş olup Bediüzzaman'ın hürriyetine kavuşup kavuşmayacağı belli değildir"