Çağımızda Müceddidlik ve Bediüzzaman
A- A A+

Çağımızda Müceddidlik ve Bediüzzaman

İslam ümmetinin durumuna şöylece bir bakmak, tecdide olan ihtiyacımızın hiçbir zaman bugünkü kadar şiddetli olmadığını göstermeye kafi gelecektir. Bu husus üzerinde uzun uzun durmaya gerek yoktur.
 
Problem, bizim Müslüman olmayışımızdan kaynaklanmıyor- bilakis, sayımız neredeyse 1 milyar. Problemin kaynağı, çoğumuzun inanmayışında yatıyor. İnananların dahi çoğu yetersiz bir şekilde inanmakta ve sadece Allah'a inanmak yerine, Onun yanısıra şeriklere de inanmaktadır.

"Onların çoğu, Allah'a ortak koşmaksızın Ona inanmazlar" (12:106) mealindeki ayet-i kerime, günümüzüve çağımızı son derece yakından ilgilendirmektedir. Bugün hücuma maruz kalan İslamın dış kaleleri değil, iman temellerinin takendisidir. Bu yüzden, günümüz dünyasında bir müceddidin en mühim vazifesi imanı kurtarmak ve günümüzde dine ve inançlara yöneltilen bütün şüphe ve hücumlara karşıdurabilecek bir kesinlik seviyesine yükseltmektir.

Bu da, insan aklıyla beraber kalbe ve diğer kabiliyetlere birden hitap edebilen bir bakışaçısına ihtiyaç göstermektedir. Bu ise, ruhla beraber aklıda tatmin edecek bir şekilde kainat kitabını anlamayı gerektirir. Çağımız, Kur'an'ın inişine tekaddüm eden Cahiliyet Devrini andırmaktadır. Bu ene devridir, başıboş bırakılmış nefs-i emmarenin devridir. Kurtuluşumuz için zaruriolan tecdid ise, insanı topyekun yeniden inşa etmekten daha aşağıbir iş değildir. Bu, insan ruhuna Allah'ı aksettiren bir iman, İslam ve ihsan elbisesi giydirmek demektir. Bugün müceddidin vazifesi işte budur.
 
Son yirmi beşyılda "İslami uyanıştan," İslami devletlerden, İslam kanunlarını getirmekten pek çok söz edildi. Hatta bu arada bir de "İslami" ihtilal gördük. "Müslüman," "İslam" ve "İslami" kelimeleri her tarafta... "Allah" ve "iman" kelimelerini ise nadiren işitiyoruz. İşte bu yüzden Risale-i Nur tek başına ortada durmaktadır.

Fakat Risale-i Nur ve Müellifine dönmeden önce, "müceddid"in tarifini içine alan şu ifadeleri inceleyelim:
 
"Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hadimleri, emr-i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden birşey ihdas etmezler, yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ıdiniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebatılıref' ve iptal, ve dine vaki tecavüzleri red ve imhave evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ıİlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ıesasiyi bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden, yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknausulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife ederler." (Şualar, s. 563.)

Müceddidliğin bu tarifi ışığında, Risale-i Nur'u inceleyen bir kimse, bu külliyatın 5 bin sayfasından herhangi birinde tecdid alametlerini teşhis etmekte ve bir Müceddidin mührünü görmekte zorluk çekmeyecektir.

Çünkü Risale-i Nur, Kur'an hazinelerinin çağımıza bakan bir tefsiridir. Eğer Kur'an'ıkainat için bir rehber kitap olarak anlayabiliyorsak, Risale-i Nur da Kur'an için bir rehberdir. Bu çağın en dehşetli hastalığının inançsızlık olduğunu doğru bir şekilde teşhis eden Risale-i Nur Müellifi, Kur'an'ın esas umdelerini, kendiliğinden birşey katmaksızın yine Kur'an ile tefsir eder. Risale-i Nur ile diğer tefsirler arasındaki başlıca fark, Risale-i Nur'un tahkiki imana öncelik vermesi ve yirminci yüzyıl insanıiçin manaifade edecek bir şekilde konuşmasıdır.
 
Benim bildiğim kadarıyla, Risale-i Nur, insanların iman ile ilgili olarak karşılaştıkları problemleri tutarlı bir şekilde ele alan, Kur'an'a dayalı ve şümullü bir irşad külliyatı olarak halihazırda yeganedir. Eğer insan ebediyen yok oluş tehdidinden kurtulmak istiyorsa imanı anlamak, imanı geliştirip arttırmanın lüzumunu anlamak zorundadır. Ben, Risale-i Nur'un bize bu anlayışı kazandırdığına inanıyorum. Risale-i Nur, inanmayanlara, inançsızlıklarının hiçbir fayda sağlamadığını gösterir; inananlara ise, imanlarını tekrar değerlendirmenin ve teyid ve takviye etmenin yollarını öğretir. Bu husus son derece önemlidir; çünkü İslam dünyasındaki umumi gerilemenin sebebi, Hıristiyanlıkta olduğu gibi birtakım ilmi gelişmelerin ortaya çıkardığı doktrin yetersizliği değil, Müslümanların imanlarını korumakta gösterdikleri zaaftır. Batının Hıristiyanlığı bir kenara iterek maddi gelişmeyi sağladığı bir gerçektir; İslam dünyasında ise, dinin ihmali ancak gerileme ile neticelenmiştir-öyle bir gerileme ki, halabizimle beraberdir ve bizi terk etmeye de pek niyeti yoktur.
 
Bizim başlıca zaaflarımızdan birisi, daha önce de gördüğümüz gibi, esasat yerine fer'i, ikinci derecede meselelere gereğinden çok fazla önem vermemizdir. Risale-i Nur bu dengesizliği gidererek önceliği iman hakikatlerine verir ki, bu hakikatlerin anlaşılmaması halinde zaten diğer bütün fer'i meseleler manasız kalacaktır.
 
Netice olarak şunu söyleyebilirim: Yıllar süren araştırma ve karşılaştırmalarım sonunda inancım odur ki, Risale-i Nur, kainatı olduğu gibi gören, iman hakikatini olduğu gibi takdim eden, Kur'an'ı Resulullahın murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuşasıl tehlikeli hastalıkları eşhis edip kalıcı tedavi çareleri sunan, kendi içinde yeterli ve şümullü yegane İslami eserdir.
 
Bu yüzden, Risale-i Nur Müellifinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde müceddid ünvanına layık olduğuna inanıyorum. Zamanının yegane müceddidi olup olmadığını, yahut Risale-i Nur'un yegane tecdid eseri olup olmadığını bilemem; ama daha önce söylediğimi tekrarlamak gerekirse, yarı ömrümü alan arayışlarımın sonunda, müceddid ünvanına Risale-i Nur Müellifinden daha layık bir kimseyi bulamadığımı söyleyebilirim.
 
Bununla beraber, Bediüzzaman Said Nursi için sadece parlak methiyeler sıralamak üzere buraya çıkmadığımıda belirtmek isterim. Çünkü Bediüzzaman'ın bizzat kendisi, kişinin değil, onun getirdiği mesajın önem taşıdığını defalarca belirtmiştir. Bu noktada Türkiye'deki Risale-i Nur talebelerine söyleyeceğim şundan ibarettir:
 
Kardeşlerimizin yüzyıllar boyunca yaptıklarıve bugün de bazılarının hala tekrarlamakta oldukları hatalara düşmeyin. Zira Resulullahın Arap oluşunu ve Arapça bir Kur'an ile gelişini bazı Arap kardeşlerimiz yanlış bir şan ve şeref vesilesi yapmış, hatta birçoğu için İslam ve Resulullah, nefislerinin yahut egolarının adeta bir uzantısı haline gelmiştir. Onların gözünde İslam, kendilerinin mülkiyeti altında birşey, kendi kültürlerinin bir zeyli, sahip olduklarıbir mal olup çıkmıştır. Risale-i Nur talebeleri bu tuzağa düşmekten kaçınmalıdırlar. Sizin bölgenizden ve sizin aranızdan bir müceddidin çıkmış olmasıne bir gurur, ne bir gösteriş vesilesi olmamalıdır; eğer birşeye vesile olacaksa, sorumluluk duygunuzun artmasına vesile olmalıdır. Çünkü, Risale-i Nur'un yakınında bulunanlar olarak, onun mesajını yaymak ve onun elçileri ve temsilcileri olarak hareket etmek, sizin en büyük vazifenizdir. Risale-i Nur ise ne bir milletin, ne birkaç ferdin malı değildir; o, insanlığa, Rabbinin ilhamına mazhar ihlaslı bir zattan bir mesajdır ve dolayısıyla hepimize aittir.
 
Risale-i Nur talebesi olmayan Müslümanlara da söyleyeceğim birtek şey var: Sizi Allah'a ulaştıracak emin ve selametli, denenmiş ve sınanmış bir yol arıyorsanız, açık bir zihin ve açık bir kalble Risale-i Nur'a yaklaşın. Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok; kazanacak herşeyiniz var.

Kur'an'ın nurunu aksettiren, kainatıaydınlatan ve insanın varlığına manakazandıran Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkümodern insan ile felaket arasında sadece İslam (Yaratıcıya teslimiyet) vardır ve, inanıyorum ki, İslamın geleceği de Risale-i Nur ile onu takip eden ve onun irşadından ilham alanlara bağlıdır.

Dr. Colin Turner