Ahmet Akgündüz; Modernist İlahiyatçıların Yalanları
A- A A+

Ahmet Akgündüz; Modernist İlahiyatçıların Yalanları

"RİSALE-İ NUR NASS YANİ KUR'AN, YAHUD HADİS METNİ GİBİDİR" diyenler cahil ve haindir. Nur Talebeleri böyle düşünüyor diyenler de müfteri ve yalancıdırlar.
 
BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR, KUR'AN'IN VE SÜNNETİN KAHRAMAN AVUKATIDIR.
 
Kardeşlerim! Son zamanlarda, tıpkı İsmet İnönü dönemindeki bazı cahiller gibi, zır cahiller türemeye ve FETÖ sebebiyle oluşan puslu havayı fırsat bilerek, Risale-i Nur'a ve Nur talebelerine iftiralar atmaya başlamışlardır. Maalesef, kendilerine kaynak olarak da, bazı modernist ilahiyatçılar ile sahte şeyhlerin yalanlarını göstermektedirler.
 
BUNUN ASILSIZ BİR İDDİA OLDUĞUNU BAZI KONULARI İZAH EDEREK AÇIKLAYACAĞIZ:
 
I) RİSALE-İ NUR VE BEDİÜZZAMAN, KUR'AN'IN MÜCEVHERAT DÜKKANININ DELLALIDIR:
 
Bediüzzaman bu manayı çok açık bir şekilde eserlerinin hepsinde açıklamaktadır. Nur Talebeleri, haşa Risale-i Nura nass yani Kur'an ve Hadis metni gibi bakıyor diyenlere tokat olarak bu cümleleri söyleseler yetecektir. Kur'an'ın mücevherat dükkanında dellal olan kimsenin sözlerini o mücevherler ile eş tutat ahmaklar, Nur talebesi olamazlar; belki bunlar Nurlardan nasibini almamış insanlardır. Anlayabilenlere bazı cümlelerini nakletmek istiyoruz:
 
"Adi bir neferin müşir makamının evamirini tebliği gibi, ben de manevi bir müşiriyet makamının evamirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdar ve zengin elmas ve mücevherat dükkanının dellalı olduğu gibi; ben dahi, mukaddes ve Kur'ani bir dükkanın dellalıyım."
Mektubat ( 354 )
 
"Bu muhtelif turukların (tarikatların) başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur'an-ı Hakim'dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'la mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım.

Nakıs ve perişan istidadım elbette layıkıyla o Mürşid-i Hakiki'nin ab-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi, o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz." 
Mektubat ( 356 )
 
"Çünki ben Kur'an-ı Hakim'in sırf bir hizmetkarıyım, o mukaddes dükkanın bir dellalıyım. Şahsi dükkanımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünki Kur'an-ı Hakim'in kudsi elmaslarının kıymetlerine şübhe iras etmemek için, perişan ve şahsi dükkanımda bulunan kırık cam parçalarını satsam; hakiki sarraf olmayan müşteriler, dellallık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler, zihinlerine bir iltibas, bir şübhe gelir. Onun için şahsi dükkanımı kat'iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkanın hizmetkarlığı yeter. Müflis bir hizmetkar olsam, daha hoşuma gidiyor."
 
II) DOĞRUDAN VAHİY OLAN KUR'AN YAHUT VAHYE DAYANAN SÜNNET İLE HİÇ BİR KELAM MUKAYESE EDİLMEZ.

Bediüzzaman bu konuyu da çok açık bir şekilde beyan eylemiştir. Ancak ilham ve sünuhat gibi, bütün ehl-i sünnet alimlerinin kabul ettiği hakikatleri inkar edenler, vahiy ile ilhamı birbirinden ayıramayacak kadar cahildirler. Anlamaynlara bir paragraf aktaralım:
 
"Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muamele eder; hem Resuldür, risalet itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:
 
Biri: "Vahy-i sarihi"dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur'an ve bazı ehadis-i kudsiye gibi...
 
İkinci Kısım: "Vahy-i zımni"dir. Şu kısmın mücmel ve hülasası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilatı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'a aittir. O vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde, Zat-ı Ahmediye Aleyhissalatü Vesselam bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilat ve tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvi kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve adet ve efkar-ı amme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder."
Mektubat ( 93 )
 
III) RİSALE-İ NUR, DOĞRUDAN KUR'AN VE SÜNNETE DAYANAN MA'NEVİ BİR TEFSİRDİR.

Buna benzer tefsirler, İslam tarihinde gelmiş ve geçmiştir. İmam-ı Rabbani'nin Mektubatı, Mevalana Celaleddin Rumi'nin Mesnevisi gibi. Nur talebeleri, Kur'an'ın ve Sünnet'in hakiki ve manevi bir tefsiri olduğuna inanmaktadırlar. İsmet İnönü dönemi cahil ilahiyatçıları da, Risale-i Nuru çürütmek için benzeri iddiaları ileri sürmişlerse de, Bediüzzaman şu cevabı vermiştir:
 
"Risale-i Nur Kur'anın çok kuvvetli, hakiki bir tefsiridir" tekrar ile dediğimizden, bazı dikkatsizler tam manasını bilemediğinden bir hakikatı beyan etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:
 
Tefsir iki kısımdır:
 
Birisi: Malum tefsirlerdir ki, Kur'an'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler.
 
İkinci kısım tefsir ise: Kur'anın imani olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevi tefsirdir."
Şualar (515- 516 )
 
IV) FETÖ'CÜ VE BAZI CAHİL İNSANLAR, NUR TALEBELERİNİN RİSALE-İ NUR'UN SADELEŞTİRİLEMEYECEĞİNE AİT GÖRÜŞLERİNİ, BÖYLE BİR İFTİRA İLE ÇÜRÜTMEK İSTEMEKTEDİRLER.

Bediüzzaman, Risale-i Nur'un kaleme alırken, istihdam edildiğini, kendisinin de Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur'un bir talebesi olduğunu açıkça beyan etmektedir. Elbetteki böyle bir istihdam altında kaleme alınan eserleri, onun ilmen ve manen seviyesine çıkamayan insanların tam sadeleştirmede muvaffak olamayacağı aşikardır. Şu cümleler, Nurların ilham ve sünuhat ile kaleme alındığının delilleridir:
 
"Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlar fedakarları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz, mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir biçare, o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir.

O eser onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakim'in bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesidir ve rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmış. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekasının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'un öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte ve bazı da on dakikada yazılan risaleler var.

Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hafızası beraber olmak şartıyla o on dakikalık işi on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki günde istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz, ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamaz ve hakeza...
 
Demek biz müflis olduğumuz halde, zengin bir mücevherat dükkanının dellalı ve bir hizmetçisi olmuşuz."
Tarihçe-i Hayat (306- 307).
 
V) BEDİÜZZAMAN'IN SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ ADLI KİTABINDA YAPTIĞI, BAZI KUR'AN AYETLERİNE AİT İŞARİ TEFSİRLER, BAHANE EDİLMEKTEDİR.

Şunu unutmayınız ki, işari tefsir, Kur'an'ın doğrudan manası değil, sadece işaretidir. Kur'an-ı Kerim'deki "Ey İman Edenler!" hitabının işaret yoluyla iman eden bu asırdaki Müslümanlara da işaret ettiği gibi. Aynı şekilde, Bediüzzaman, bazı Kur'an ayetlerinin cifir yahut işari mana ile bu asrımızdaki bazı olaylara ve Risale-i Nur'a işaret ettiğini zikretmesi bu kabildendir. Zaten o da bunu aşıklamaktadır:
 
"Tevafukla işaretler eğer münasebet-i maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir masadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelamdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususi bir surette dahil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delalet hükmünde onu gösterir. İşte gelecek ayat-ı Kur'aniyenin Risale-i Nur'a işaretleri ve tevafukları ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler."
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 70 )
 
KALDI Kİ, BEDİÜZZAMAN BU İŞARETLERİ AÇIKLARKEN DE ASLA HİÇBİR ESERİN KUR'AN VE SÜNNETLE KIYASLANAMAYACAĞINI HER MÜNASBETLE AÇIKLAMAKTADIR:
 
"Tevafuka zarar vermeyen cüz'i ve sırlı beş farkla Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla manasının dahi muvafakatine binaen ona işaret eder."
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 72 )
 
Bu sırlı farkları anlamayanlara Bediüzzaman ve Nur Talebeleri ne yapsın. "Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker."
 
CESARETİ VE İDRAKİ OLANLAR, NUR TALEBELERİ "RİSALE-İ NUR'U" NASS GİBİ KABUL EDİYORLAR DİYECEKLERİNE, AŞAĞIDAKİ KUR'AN İLE ALAKALI YÜKSEK HAKİKATI OKUSUNLAR; KUR'AN VE SÜNNET NEDİR? VAHİY VE İLHAM NE DEMEKTİR? ÖĞRENSİNLER.
 
"Kur'an der ki: "Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenab-ı Hakk'ın kelimatını yazsalar, bitiremezler." Şimdi şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam, Kur'ana verilmesinin sebebi şudur ki: Kur'an, ism-i a'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş.

Hem bütün alemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelamıdır.
Hem bütün mevcudatın ilahı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır.
Hem Semavat ve Arz'ın Halıkı haysiyetiyle bir hitabdır.
Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükalemedir.
Hem saltanat-ı amme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.
Hem rahmet-i vasia-i muhita noktasında, bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir.
Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.
Hem ism-i a'zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a'zamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir.
İşte bu sırdandır ki, "Kelamullah" ünvanı kemal-i liyakatla Kur'ana verilmiş.
 
Amma sair kelimat-ı İlahiye ise:

Bir kısmı, has bir itibar ile ve cüz'i bir ünvan ve hususi bir ismin cüz'i tecellisi ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zahir olan kelamdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir.
Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir.

Mesela en cüz'isi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra, avam-ı nasın ilhamatıdır. Sonra, avam-ı melaikenin ilhamatıdır. Sonra, evliya ilhamatıdır. Sonra, melaike-i izam ilhamatıdır.

İşte şu sırdandır ki:

Kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der: حَدَّثَنىِ قَلْبىِ عَنْ رَبِّى

Yani: "Kalbim benim Rabbimden haber veriyor." Demiyor: "Rabb-ül Alemin'den haber veriyor."

Hem der: "Kalbim, Rabbimin ayinesidir, arşıdır." Demiyor: "Rabb-ül Alemin'in arşıdır."

Çünki kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların nisbet-i ref'i derecesinde mazhar-ı hitab olabilir. İşte bir padişahın saltanat-ı uzması haysiyetiyle çıkan fermanı, adi bir adamla cüz'i bir mükalemesinden ne kadar yüksek ve ali ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifade, ayinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve faik ise; Kur'an-ı Azimüşşan dahi, o nisbette bütün kelamların ve hep kitabların fevkindedir."
Sözler ( 134 )

Prof.Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ
Kaynak : Risale Ajans