Halidi Nur
Korona Virüsün Devası
Halidi Nur
A- A A+
Çok kıymetli kardeşlerim;

Her kesimin farklı yönüyle inceleyip ele aldığı bu umumi hastalığın sebep-sonuç ilişkileri veya uluhiyet-ubudiyet yönlerine az bir temas ile, asıl mevzumuz; Resulullah’ın (asm) bu gibi hastalıklara çaresini (belki şifasını) beyan etmek olacaktır.
 
Öncelikle ayet ve hadis ışığında musibetlerin  sebebinden kısaca bahsedelim; Cenab-ı Hak, Şura suresinde mealen “Kişiye her bela ve musibet kendi kesbiyle yetişir.” buyuruyor. Bu beyan bizim için çok önemlidir. Çünkü kişi bu inançla “hasta olmamak için” tedbirlerini alacaktır. Musibete uğramamak, dolayısıyla hasta olmak istemeyen kişi günah işlemeden kaçınmalıdır. Resul-u Ekrem (asm) da, “Haberiniz olsun hastalığınız günahlardır, ilacı da istiğfardır.”

Yine başka bir hadis-i şerifte, “Allah’tan af ve afiyet dileyin. Zira hiçbir kimseye “yakin” den sonra, afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.” Ve başka birinde “Allah’tan istenenler arasında Allah’a en sevgili olanı afiyettir.” buyuruyor.

Neden “buyurmuştur” mazi sigası yerine şimdiki hal sigasi olan “buyuruyorum” kelimesini kullanıyorum, çünkü Kuran-ı Kerim ve Resululla’ın (asm) ifadeleri ter-ü taze ifadeler olduğundan her birimize işittiğimiz/okuduğumuz anda söylenen emirler olduğundan, yeni söylenmiş gibi ders almak lazımdır.

Yani bunlar geçmiş kavimlere söylenen sözler değil, her birimizin her an uymak zorunda olduğu ayet veya hadislerdir. Mesela;
 
Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: "Resulullah (asm)'a taundan sual edilmişti. Şu cevabı verdi: "O, sizden öncekilere Allah'ın gönderdiği bir azabtı. (Şimdi) Allah onu mü'minlere bir rahmet kıldı. Taun çıkan memlekette bulunan bir kul, kendisine Allah'ın takdir ettiği şeyin ulaşacağını bilip, sevap umuduyla sabredip orada kalır ve dışarı çıkmazsa, mutlaka ona şehid sevabının bir misli verilir." hadis-i şerifinin nuruyla bugün de umumi bir taun (veba) olan koronavirüsün şifası nedir ona bakalım.
 
Şifanın kaynağı elbette Allah azze ve celle’dir ve şifa için Şafii ismi celili ile aleme tecelli eder. Bir hekimin bir hastalığa şifa niyetiyle verdiği her devanın sebebi vücudu, o hekimin eli ile insana ulaşır ve hekim şifaya bir vasıta olur. Hatta bazen olur ki hekim ehil olmaz veya hatalı bir iş yapar şifa yerine hastalık tezayüd eder veya başka hastalıklara kapı açar. Dolayısıyla tesir-i hakiki, ism-i Şafii (cc) dir. Bunu tam kavradıktan sonra hekimlerin verdiği ilaçların türlerine bakalım;

1- İlaç (iğne,hap,merhem,şurup vs) yoluyla tedavi tavsiyesi

2- Ameliyat yoluyla tedavi tavsiyesi

3- Dinlenme, spor ve fizik tedavi tavsiyesi

4- Tebdil-i hava (dağ, orman havası ve soğuktan yerden sıcak yere veya sıcaktan soğuk yere gitme) tavsiyesi

5- Psikolojik terapi tedavi tavsiyesi

6- Birde hasta kişiyle olan temasın kesilmesi yoluyla tedavi tavsiyesi vs. 
gibi daha yazmadığımız onlarca tedavi yöntemi yazmak mümkün. Neden tavsiye diyorum çünkü bunların hiçbirisi için doktor sizi zorlayıp, bunu yapacaksınız diyemez. Hastalığını ve tedavi yöntemini söyler ve size seçenek sunar yani tavsiyede bulunur.
 
Günümüz taunu/vebası olan Covid-19’un öncelikli tedavisi yukarıdaki hadisin nuruyla ve günümüz tıp dünyasının da söylediği şekli ile karantina uygulamasıdır.

Yani ilaç/deva denilen şey sadece hap, iğne, merhem gibi ilaçlar değildir. Bir şeyin devası karantina ile olacaksa onu karantina ile tedavi etmek gerektir.

Ölümcül bir riski olan bir hasta nasıl ameliyattan sonra aylarca, bazen senelerce, bazen hastalığın derecesine göre ömür boyu yatağa mahkum kalma riskine rağmen, o tedaviyi oluyorsa –çünkü ölüm riski vardır-, bizlerde bugün bu riski görüp, tedavisi olan karantina şartlarına uymamız ve bu riski bertaraf etmemiz gerekir. Her hastalığın tedavisi önleyici ve rehabilitasyon olmak üzere ikiye ayrılır.

Bir vebanın bu kadar fazla yayıldığı bir dönemde hala asıl ilacı olan karantina şartlarına uymayıp önleyici tedbir almamak insanın kendi nefsine ve yakınlarına vebalidir.

Huzur-u İlahi’de tedbirsizliğinin cezasını çekecektir. Tüm bu önlemleri aldığı takdirde hasta olmuş ise o bahsimizden hariçtir. Birde olur ki virüse yakalanmış, onun çarelerinden birisi yine karantinadır ki başkalarına bulaştırmasın. Doktorların hastalıktan sonraki rehabilitasyon işlemi onlara ait olmasından bahsimizden hariçtir.
Burda vurgulamak istediğimiz “umumi devanın , çarenin veya ilacın” adına ne derseniz deyin hangi lisanda söylerseniz söyleyin, “karantina” olmasıdır.

Bunun nebevi karşılığı “hıfzıssıhha”dır. Yani tedavi olmak değil, sağlığı korumak ve hastalanmamak için tedbir almak demektir ki, Resulullah (asm) buyuruyor, “Hasta olmadan önce sağlığın kıymetini, ölmeden önce hayatının kıymetini bil.” gibi nice nebevi emirler mevcuttur.
 
Baştaki hadisin beyan ettiği “tedbir”den sonra gelecek her ölümün de şehadet mertebesi ile bir tutulması, yine tedbirli olanlar için caridir. Yoksa bize bişey olmaz mantığı tedbirsizlik olduğundan mükafat yerine mücazata sebep olma riski vardır.
Çok tariklerle gelen farklı karantina hadislerini, Hz. Aişe r.anha’dan başka,  Hz. Üsame ra. ve  Ferve İbnu Müseyk el Muradi ra. gibi sahabiler haber vermişlerdir. Ahmet ibnu Hanbel ve İbnu Huzeyme’den gelen bir hadis-i şerifte şu ibare geçer; “Vebalı yerde ikamet eden şehid gibidir, oradan kaçan da cepheden kaçan gibidir.”  Ve bir başka hadiste “Taundan kaçan cepheden kaçan gibidir, taunda sabreden cephede sabreden gibidir.” Bir kısım ulema cepheden kaçmanın haramlığı üzerinden bu hadisler ışığında karantina şartlarına uyulmamasının haram olduğunu da belirtmişlerdir.
Bu meseledeki son hadiseyi de buraya kaydedelim;
 
İbnu Abbas ra. anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab ra. Şam'a (Suriye'ye müteveccihen yola) çıktı. Sarğ denen yere gelince Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah  ve maiyetiyle karşılaştı. Bunlar bölgedeki İslam ordusunun komutanlarıydı. Hz. Ömer'e Suriye'de veba salgını çıktığını haber verdiler. Bunun üzerine Hz. Ömer (durumu ve alınacak kararı görüşerek, istişare etmeye karar verdi ve): "Bana ilk muhacirleri çağırın!" emretti. Onlar geldiler. Hepsiyle istişare etti, onlara Suriye'de veba salgını çıktığını bildirdi. Nasıl davranılacağı hususunda görüş birliğine varamadılar. Bazıları: "Biz bir maksadla çıktık, buradan geri dönülmesini uygun görmüyoruz" diyordu. Bazıları da: "İnsanların geri kısmı ve Resulullah’ın (asm) ashab'ı seninle beraberdir. Bunları, vebanın üzerine sürmenizi münasip görmüyoruz" dediler. Hz. Ömer ra. onlara: "Beni (bir müddet) yalnız bırakın!" dedi. Sonra: "Bana Ensarı çağırın!" emretti. Ben de onları çağırdım. Hz. Ömer onlarla da istişare etti. Ensar da Muhacirler gibi fikir birliğine varamadılar,  öbürleri gibi  (bir kısmı gidelim, bir kısmı dönelim diyerek) ihtilaf ettiler. Hz. Ömer onlara da "beni (bir müddet) yalnız bırakın!"  buyurdu. Sonra bana: "Burada Fetih muhacirlerinden olan Kureyşli yaşlılardan kim varsa bana onları çağır!"dedi. Onları da çağırdım. Bunlardan iki kişi olsun bir ihtilafa düşen olmadı. Hepsi aynı görüşte idi. "Biz, buradan toptan geri dönmeyi, hiç kimseyi vebanın üzerine göndermemenizi uygun görüyoruz!" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, halka ilan etti: "Ben sabahleyin geri dönüyorum, peşimden siz de gelin!" Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah bu emri muvafık bulmayarak, "Yani Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" (diyerek itiraz etmek istedi). Hz. Ömer ra.: "Ey Ebu Ubeyde! Bu sözü keşke başkası söyleseydi (de senden işitmeseydim). Evet biz Allah'ın kaderinden kaçıyor, Allah'ın kaderine iltaca ediyoruz! Şimdi sen devenle seyahat ederken iki yakalı bir vadiye uğrasan, bunun bir yakası münbit ve otlu, ötekisi kıraç ve otsuz, burada deveni münbit tarafta otlatman Allah kaderinden (değil de), kıraç tarafta otlatman mı Allah'ın kaderinden?" dedi. Bu sırada, bir ihtiyacı sebebiyle orada bulunmayan Abdurrahman İbnu Avf ra. geldi. (Meseleye muttali olunca): Bu hususta ben kesin bir ilim sahibiyim, zira Resulullah asm'ın: "Bir yerde veba olduğunu işitince oraya girmeyin, bulunduğunuz  yerde veba çıkacak olursa, ondan kaçmak için orayı terketmeyin!" dediğini  işittim!" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ra. (kararlarındaki isabet sebebiyle) Allah'a hamd etti ve geri döndüler."

Tüm bunların ışığında bu virüsün ilacını beklemek ise; kendi ni kıyametten evvel ölmeyecek zanneden birinin kıyameti beklemesi gibi (halbuki her an ölme riski vardır) , bu virüsün ilacını beklemesidir. Hz. Üstadımızın da özellikle doktorlara/hekimlere beyan ettiği ;
 
“Hz. İsa as’ın bir mucizesine dair;(1) “Allah’ın izniyle körü ve cüzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. (Yusuf Suresi 53)”  … İşte şu ayet işaret ediyor ki;”En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede beni-Adem! Me’yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz.” ifadesi ile de buna doktorlar/hekimler bir deva bulacaklardır. Yalnız bizler mü’minler olarak bu devalardan evvel bir nevi deva olan Resulullah’ın da (asm) emirleri üzere hastalık olan yere girmemeli veya oradan çıkmamalıyız. Ta ki ya şehid ya da cephede sabreden birer gazi olalım!  
 
Selam, doğru yola uyanlara olsun.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI