Halidi Nur
Asr-ı Saadete Hicret
Halidi Nur
A- A A+
Tabiin’in büyüklerinden olan Hasan-i Basri hazretleri şöyle demiş "Vallahi, yetmiş Bedir’liye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “bunların ahirette bir nasibi yok” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “bunlar hesap gününe inanmıyorlar” derlerdi." (bk. Ebu Nuyam, Hilyetu’l-Evliya, Kahire, 1394-1974,2/134).
 
“İslam bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak.” diyen allame Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den bu sözü nakleden merhum Ali Ulvi Kurucu Efendi, aynı sözü duyduğu ve inayet ve kerem-i İlahi’ye mazhar olan bu müstesna tecellinin en parlak misali olarak gösterdiği bu şahıs kim idi ?
 
İşte ahirzamanda yaşayan ve sahabe mesleğini bu zamanda tatbik eden bu şahs-ı ma’hud, bu zamanda kör bakışlıların deli zannettikleri, aslında zamanın yıldızı olan bir zattır.

Kendi ifadesiyle ““Bedi” garib demektir. Benim ahlakım suretim gibi, üslub-u beyanım elbisem gibi garibdir, muhaliftir. Görenekle revacda olan muhakemat ve esalibi, üslub ve muhakematıma mikyas ve mihenk-i itibar yapmamağa bu ünvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de murad-ı “Bedi”, acib demektir.”
 
Dedi ya “zamanın garibi” diye…
Garibliği her hal ve tavrında kendini göstermekte idi.
Demiş ki “Zira, garib olan ahlak ve hissiyatımla mütenasib olan elbisem…” ve yine “Şu fakir garbi Nursi ki, Bid’atüzzaman lakabıyla müsemma olmaya layık iken, haberi olmadan Bediüzzaman ile meşhur olan biçare” ifadeleri bu zamanda yaşayan ama ruhu başka zamanda dolaşıp, zamanımızı tecdid ile tenvir eden bu kutlu Zat-ı Alişan elbette Bediüzzaman olmaya en layık odur ve başkası olamaz!
 
Bediüzzaman’ı garib yapan tabi ki sadece giydiği libası değildir.

Yaşadığı devrin, ahiretten nasibi olmayan ve hesap gününe inanmayanların devri olduğu düşünüldüğünde, O’nun bu hali tabiki de “Bedi” ve “Garib” kalacaktır.

İslamiyetin kalelerine saldırılmış, İslamiyet adına ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönemde dünyaya gelen Bediüzzaman, yine kendi ifadesiyle “Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır.” ifade-i acibi ile, hem sözleri, hem de hayatı ile Bediüzzaman olduğunu isbat etmiştir.
 
Yazdığı eserler ile hesap gününe inanmayanlar tarafından hedef tahtasının ortasına konulan Bediüzzaman, Kur’an dan aldığı ders ile, yaşadığı dönemin küfür ve dalalet zulümatını neşrettiği eserler ile dağıtmış ve milyonlarla insanın imanının
kurtulmasına vesile olmuştur.

Madde-perest ve dünya-perver canavarların,Bediüzzaman’ın neşrettiği Nur’dan nasibleri olmadığı gibi, inkar-ı uluhiyet fikirlerindeki sapkınlıklarını bu memleketin her tarafına yayan zalimler güruhu,türlü entrikalar ve su-i kasdları ile Bediüzzaman’a şiddetle saldırmış, olmadık bahaneler ve planlarla hapishanelerde kendisine yer göstermişlerdir. 
 
Bediüzzaman’ın “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” sözü, yaşadığı felaket ve helaket asrını tek cümle ile özetlemektedir. Zira, zalim güçlünün, zayıf mazlumu en fazla ezdiği bir asırda yaşayan bu zat-ı nurani, düstür-u cidal yerine düstur-u teavün’ü esas maksat yapıp insanı kemalat-ı insaniyeye çıkarıp insan olması için bütün kuvvetiyle çalışmış ve ahsen-i takvim suretinde yaratılan insanın esfel-i safiline düşmemesi için bütün ömrünü feda etmiştir.

Cenab-ı Hak Kur’an da “İhtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve kurtuluşu hak ettiklerini" (Haşr, 59/9) diye beyan ettiği, ashab-ı kiram gibi yaşayan ve fedakarlıkta zirve olan Bediüzzaman, içinde yaşadığı asırdan olmayan birisi gibidir.
 
Böyle bir zamanın medeniyetinden istifa ettiği şu cümlelerinde, “Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlaksız eder. Fakat hakiki medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.” demekle, içinde bulunduğu medeniyet namıyla müsemma asrın, aslında ne derece ahlaktan yoksun olduğunu, kalbi ölmemiş insanlara beyan eder bir Garibüzzamandır.
 
Tacirliğini ve kimyagerliğini de ilan eden İbnüzzaman, tiryak-ı şafii ve elektrik-i muzi namındaki iki maddeyi mezcettirip, kalb ve akıl merkezli olan insanın kamil bir kıvama gelmesi için ancak iman, muhabbet, sadakat,hamiyet gibi hasletlerin gerekliliğini ifade eder ve der; “Risale-i Nur mesleği tarikat değil, hakikattır. Sahabe mesleğinin bir cilvesidir.”

Bütün ömrü beyan-ı hakikat olan, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakikatlerini neşretmek olan bu zat-ı faziletmeab, bizlere de neşrettiği hakikat olan Risale-i Nur’a sahib olmak ve bir Said yerine bin Said bulmamızı ve Risale-i Nur ile iştigali her şeye tercih etmemizi arz-ı tahsin-i eser eyler. Risale-i Nur, Kur’an-ı Kerim’in manevi elmas bir kılıncıdır ve bu zamanın küfür ve dalaletini kesip zir ü zeber edip, istikamet sahiplerine de imanla kabre girip, Cennet’i müjde veriyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI