Eyüp Ekmekçi
Kalbi ve Vicdanı Olan Titremeli
Eyüp Ekmekçi
A- A A+
 
Ağabeylerimiz Allah onlardan ebeden razı olsun. üstadımıza varis ve sıddık olmalarının iktizası olarak vazifelerini bihakkın eda ettiler.
 
Dünya imtihan dünyası olmasının iktizasıyla yanlış fikir ve inhiraf her dairede görülebilir.Ehl-i Hak bir fert olarak imtihanlı bir durum nereden gelirse gelsin hakkı hak bilip imtisal etmek batılı batıl bilip içtinab etmek en asli ve vicdani vazifemizdir.
 
Ben de acizane reyimi ifade etmiş olmak sadedinde bu nurani taifeye refik olmaya çalışacağım. 
 
Hz. Bediüzzamanın "üstad değilim ders arkadaşınızım ben de nurların bir talebesiyim " gibi beyanları azami ihlas ve tevazu-u mutlak ifadeleri olmakla beraber daha öte bir mana ifade etmektedir.Necip üstadımız zaman zaman Nur Erkanlarına “Mal benim değil” ifadelerinde bulunurlarmış.üstadımızdaki Azami ihlas ve tevazu-u mutlak hassaları sebebiyle Vehhabı Zülcelalin tam inayet ve ikramına mazhar olması vesilesiyle Nurların serapa Kur'ani ve Kur'ana mensup birer dersi imani ve islami olmalarının ifadeleridir.
 
Bu itibarla Risale-i Nurun metninde yapılan bir tasarruf, onun kudsi ve Kur'ana mensup mahiyetini idrak edememek sathiliğinden gelen bir dalalettir. Bu itibarla Kur'anın hukukuna ve Hukullaha cahilane bir tecavüzdür.Bunun bir teyidi de Sikke-i Gaybide Yirmi birinci ayetin beyanında “Risale –i Nurun mertebesi ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir.Vahiy değil ve olamaz.Belki ilham ve istihtaçtır.”Vahyin makamı bindir.Risale-i Nurun 998- 999 dadır buyruluyor.Onuncu Lem'a Şefkat Tokatlarında beyan edilen bir sır ile bu tecavüzün cevabı Nurlarda ifade edilen kaderi kanunla tarafı İlahiden gelecektir.Aklı olan içtinab etmeli , Kalbi ve vicdanı olan titremeli vesselam. 
 
Biri dedi: “Risale nur 60 lisana tercüme edildi diyoruz. Bir de şimdiki gençlerin anlağacaği dilde neşredilse ne zararı var? 
 
El cevap: Evvela semavi mesleklerde ve metinlerde kabulü rabbani keyfiyeti esastır. Bu kabulu rabbani keyfiyetini de biz Nebi Aleyhisselam ve varisi olan zatlardan öğreniriz. 
 
Mesela Risale-i Nur çoğu el yazması altı yüz bin nüsha çoğaltıltıktan sonra mualla üstadımız latince harflerle neşrine ihtara binaen izin verdim buyurmuşlardır. Ikinci bir husus, Risale-I Nur'un neşriyatında da iki şart vardır:
 
Birincisi: üstadımızın neşrettiği metin ,tarz ve tanzim üzerine aynen neşredilmesidir. 
İkinci şartı: Necip üstadımızın tavzif ettiği varis ve naşirlerin neşretmesidir.Bu iki şarttan birisi eksik Olduğu zaman neşriyat korsan neşriyat oluyor. Mustafa Sungur ağabeyimizden bir nakil arzedeyim; üstadımız sabah dersinde Kur'an hattından takip ederdi, latince külliyatın neşrinden sonra bizler latincesinden takip ediyorduk. Yani üstadımızın nazarından geçmiş olmakla feyzin latince eserlere de intikal ettiğini ifade etmişlerdi.Bu mukaddemeye binaen arz ediyoruz ki; Risale-i Nur'un diğer lisanlara tercümesi, o milletten birisinin vasıtasıyla olacağını beyan buyurmuşlar.
 
Mesela İhsan Kasımi hocamızın Küllliyatı arapcaya tercümesi gibi. Bir de: İspanyolca lisan üzerine tercüme ve hizmet vazifesini Mustafa Sungur ağabeyimiz, İzmir'e vermesi itibariyle bir hatıra arz edelim: internet kayıtlarında vardır, İspanyolcaya tercüme nimeti-uzması da Arjantin'de Vacide ismini alan bir hanımefendiye nasib olmuştur. O hanımefendi tercüme esnasındaki yaşadığı halini şöyle ifade ediyor;“İngilizce metinden bakıp ispanyolca yazıyordum. Sonra baktım daha süratli yazıyorum. Baktım biri söylüyor ben yazıyorum. Sonra baktım, üstad söylüyor ben yazıyorum. Nasıl bir hal içinde olduğumu anlamaya çalıştım.” Demek Kabul var, himmet var dolayısıyla elbette feyiz var, aslı gibi olmasa da. 
 
Gelelim uydurukcaya çevirme, yani sadeleştirme meselesine: 
üstadımızın belağat ve talakatta çok mümtaz ve üstadımızın tabiriyle “Nur'un avukatı” buyurdukları Ahmet Feyzi ağabey: “üstadım Risale-i Nurdaki birçok kelimelere şimdiki nesil yabancı kalıyor. Ben gençlik rehberini gençlerin anlayacağı dile çevirsem” demesine mukabil müdebbiri azam üstadımız: “O senin eserin olur, altına kendi imzanı atarsın” buyurmuşlar. 
 
Yani o kapı kapalı. Evvela bu meselede iki mesele var. 
Birincisi; Risale-i Nur telif ve neşredildiği tarihte, osmanlıcanın en sade üslubu üzerine telif edilmiştir. O tarihten sonra Türkçe lisanı üzerinde yapılan tahribat yüzünden asli lisandan suikast eseri olarak uzaklaşılmıştır. Her nev'i şeairi ihya ile muvazzaf olan Risale-i Nur'un bu üslup islami ilim dili üzerine mücahedesidir. 
 
İkinci cihet; yukarıda arz edildiği gibi o kapının kapalı olmasıdır. Bu mevzuda yazılacak söylenecek çok şey var, anlayana sivri sinek saz. 
 
Bir defasında ağabeylerin fihrist risalesi üzerinde bir kaç kelimeyi değiştirmelerine mukabil, “titremeliydiniz, ben kalem karıştıramıyorum” buyurmuşlardır. 
 
En mühim husus da, Rab isminin tarifinden çıkar. En kısa ifadesiyle: “Bir nesneyi çekirdek vaziyetinden alıp en münteha kemal noktasına getirmek ile tabir ediliyor”.
 
Rab isminin herşeyde tecellisi var. Mesela, bebeği doğumundan sonra validesinin sütünün terkibi bebeğin gelişme seyrine göre inkişaf olurmuş. Cenab-ı Erhamürrahimin fertleri toplumları insanları ve bütün mevcudatı Rabb-ı Rahim herbirine kendine has fıtrat ve istidadıyla terbiye ediyor. Bu terbiyede en birinci saik, kaynak vahiy ve vahyin vazifesini yapan külli ilhamlardır. Hususan insan için iman marifet muhabbet-i İlahideki terakki sonsuz olduğundan o kelamlarda bütün o terakkiyata vesile olacak meratip mevcuttur. O nihayetsiz meratibi tazammun eden semavi kaynaklı kelamları hangi fani taklid edecek. Ey nessera minessüreyya. Vesselam. 
 
Duanıza muhtaç kardeşiniz Eyüp Ekmekci

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>