Dr.Mehmet Rıza Derindağ
Lahika Mektuplarının Neşri ve Vasiyetnameler / 14
Dr.Mehmet Rıza Derindağ
A- A A+
Bediüzzaman’ın Dördüncü Te’lifat Devresi/(1949-1956)
 
Hz. Bediüzzaman’ın Vatikan’a Gönderdiği Risaleler ve Mektuplaşmaları
 
İslam dini müntesibininden daima temsil ve tebliğ hali üzre olmalarını ister. Efendimiz “din nasihattır” buyuruyor. Kendisine Hak katından indirilen dini kavim ve kabilesinden sonra sair dinlerin bilhassa ehl-i kitabın tabilerine tebliğ etmiş ve onları bu dine davet etmiştir. Hz. Bediüzzaman’ın daha evvel İstanbul’da ve sonra ehl-i kitap ile münasebetleri hep bu tebliğ ve temsil hakikatı çerçevesinde olmuştur. Hz. Bediüzzaman elhak Nebiler Nebisinin ahirzamanda nübüvvetinin zıllinde velayet-i kübrasının vekili, ve ilminin varisi, ve şeriatının mübelliği ve şeairinin muallimi, ve dininin mürşidi bir alimdir. Hz. Üstadımızın İstanbul’da Başpiskopos ile görüşmeleri ve daha sonra Vatikan’a gönderdiği kitapların muhtevasını ve tarihi arka planını arzetmeden Siyer’den şu hususları nakilde fayda var.
Efendimiz (asv) bütün beşeriyete gönderilmiş bir Nebi idi.
“(Resulüm!) De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim…” (el-A’raf, 158)
 
“Ey Resul! Rabbinden Sana indirileni (bütün insanlara) tebliğ et! Eğer bunu yap­mazsan, O’nun (Sana verdiği) peygamberlik vazifesini yapmamış olursun! Allah Sen’i in­sanlardan koruyacaktır…” (el-Maide, 67)
 
“Biz Sen’i bütün insanlar için bir müjdeci ve Allah’ın azabıyla korkutucu olmak üzere gönderdik. Lakin insanların pek çoğu bunu bilmezler.” (Sebe’, 28)
 
Bu gibi ayetlerle Cenab-ı Hak Efendimiz’e dinini tüm insanlığa alenen tebliğ etmesi ve onlara ulaşılmasını emrediyordu Efendimiz de bulunduğu şartlar muvacehesinde bu davetini mektuplarla yapıyordu. Bu mektupların en meşhurları, altı veya sekiz ta­nedir. Resulullah her bir mektubu, güzide sahabilerinden birine vererek yollamıştır. Biz şimdi bunlardan sadece ehl-i kitaptan hristiyanlara gönderilen mektupları ve davet ve tebliğ misallerinden dört tanesini arzedeceğiz. İşte bu dört misali insaf ile okuyan Allah Bediüzzaman’dan razı olsun, O ahirzamanda bir asr-ı saadet müslümanıymış, aynen Efendimiz (asv)’ın sünnet-i seniyyesine ittiba etmiştir diyecektir.
İşte o misallerden birincisi;
 
1- HERAKLİUS’UN İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
 
Ashab-ı kiramdan Hazret-i Dıhyetü’l-Kelbi , Bizans imparatoru Herakliyüs’e Allah Resulü’nün mektubunu götürdü. Persleri mağlub eden Bizans imparatoru Herakliyüs, zafer dönüşü Suriye’de bulunduğu sırada, Hazret-i Peygamber’in İslam’a davet eden mektubu eline ulaştı. Bu mektuba kızmaktan ziyade, ona alaka duyan ve bilhassa bu tebliğin mahiyetini merak eden Bizans imparatoru, bu ko­nuda sual sorabilmek için Hazret-i Peygamber’in hemşehrile­rinden bazılarının yanına getirilmesini emretti.
 
O sıralarda Hazret-i Peygamber’in en azılı düşmanlarından biri olan Ebu Süfyan da Mekkeli tacirlerin başında Şam’a giden bir kafilede bulunuyordu. O zaman Hazret-i Peygamber ile Kureyş, mütareke halindeydi. Herakliyüs’ün adamları on­lara rastladılar ve kendilerini imparatorun huzuruna çıkardılar. Herakliyüs ve adamları, İlya’da, yani Beytü’l-Makdis’te idi. Yanında Rumların ileri gelenlerinin bulun­duğu bir sırada, Herakliyüs onları huzuruna kabul etti ve bir tercüman getirilmesini emretti. Herakliyüs’ün emri üzerine, tercüman:
 
“–Peygamberim diyen bu zata neseben en yakın olan hanginizdir?” diye sordu. Ebu Süfyan:
 
“–En yakını benim!” dedi. Bunun üzerine Herakliyüs:
 
“–Onu ve arkadaşlarını yanıma getirin! Yalnız, ben onunla konuşurken, arkadaşları yanında bulunsunlar!” dedi. Sonra tercümana dönüp dedi ki:
 
“–Bunlara söyle; ben O zat hakkında bu adama bazı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse; «Yalan söylüyor!» desinler!”
 
Nitekim; “Vallahi, arkadaşlarım yalan söylediğimi ötede beride söylerler diye utan­masaydım, O’nun hakkında yalan söylerdim!” diyen Ebu Süfyan, sonraki konuşmaları şöyle nakleder:
 
Bundan sonra Herakliyüs’ün bana sorduğu ilk sual şu oldu:
 
“–İçinizde O’nun nesebi nasıldır?” Ben:
 
“–O’nun içimizde nesebi pek büyüktür!” dedim.
 
“–Sizden, bu sözü (Peygamberlik iddiasını) ondan evvel söylemiş hiç kimse var mıydı?” dedi.
 
“–Yoktu.” dedim.
 
“–Aba ve ecdadı içinde hiç melik olan var mıydı?” dedi.
 
“–Hayır!” dedim.
 
“–O’na tabi olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır?” dedi.
 
“–Alt tabakasıdır.” dedim.
 
“–O’na tabi olanlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı?” dedi.
 
“–Artıyorlar…” dedim.
 
“–İçlerinde O’nun dinine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dininden dönen var mı?” dedi.
 
“–Yoktur!” dedim.
 
“–Bu iddiada bulunmazdan evvel, O’nu hiç yalancılıkla itham etmiş miydiniz?” dedi.
 
“–Hayır!” dedim.
 
“–Hiç sözünde durmadığı olur muydu?” dedi.
 
“–Hayır! Verdiği sözü tutar, ancak biz şimdi O’nunla bir müddet antlaşma halinde­yiz. Bu müddet içerisinde ne yapacağını bilmiyoruz!” dedim. O’nu kötülemek için araya sokuşturacak bundan başka söz bulamadım!
 
“–O’nunla hiç savaştınız mı?” dedi.
 
“–Evet.” dedim.
 
“–Bu savaşlar nasıl sonuçlandı?” dedi.
 
“–Bazen O bizi mağlub eder, bazen de biz O’nu!” dedim.
 
“–Peki, size neler emrediyor?” dedi.
 
“–Bize; «Yalnız Allah’a ibadet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız; atalarınızın ibadet ettiği putları terkediniz!» diyor. Namazı, doğruluğu, iffetli ve namuslu olmayı ve sıla-i rahmi emrediyor.” dedim. Bunun üzerine Herakliyüs, tercümana dedi ki:
 
“–Ona söyle; O’nun nesebini sordum, içinizde soyunun pek yüce olduğunu söyledin. Peygamberler de zaten böyle, kavimlerinin soyluları içinden gönderilir.
 
İçinizden, O’ndan evvel bu iddiada bulunmuş başka kimse var mıydı, diye sordum. Hayır, dedin. O’ndan önce bu iddiada bulunmuş bir başka kimse olsaydı, onu örnek alı­yor, derdim.
 
Aba ve ecdadı içerisinde hiç melik olan var mıydı, diye sordum; hayır dedin. Eğer ecdadından melik olan biri olsaydı, babasının mülkünü geri almaya çalışıyor, derdim.
 
Bu iddiada bulunmadan önce, hiç O’nun yalan söylediğini gördünüz mü, diye sor­dum; hayır dedin. Ben bilirim ki, insanlara karşı yalan söylemeyen bir kimse, Allah hakkında da yalan söylemez!
 
O’na tabi olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır, diye sordum. Alt tabakası olduğunu söyledin. Zaten başlangıçta peygamberlere tabi olanlar da bu tip kimselerdir.
 
O’na tabi olanlar, artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, diye sordum; artıyorlar dedin. Hak dinlerin bir hususiyeti de tabilerinin artmasıdır.
 
İçlerinde O’nun dinine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dininden dönen var mı, diye sordum; hayır dedin. İman sayesinde meydana gelen inşirah da kalbe girip kökleşince böyle olur.
 
Hiç sözünde durmadığı oldu mu, diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyledir, sözlerinden dönmezler.
 
O’nunla hiç savaştınız mı, diye sordum. Savaştığınızı ve bazen O’nun sizi yendiğini, bazen de sizin O’nu mağlub ettiğinizi söyledin. Zaten peygamberler de böyledir: İbtilalara uğratılırlar, sonunda güzel akıbet onların olur.
 
Size ne emrediyor, diye sordum. Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara tapmaktan nehyettiğini, keza namazı, doğruluğu, iffet ve namusu emrettiğini söyledin.
 
Eğer bu dediklerin doğru ise O zat, çok yakın bir zamanda şu ayaklarımın bastığı yerlere bile hakim olacaktır. Zaten ben bu Peygamber’in zuhur edeceğini bilirdim, fakat siz­den olacağını tahmin etmezdim. O’nun huzuruna varabileceğimi bilsem, kendisiyle görü­şebilmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.”
 
Efendimiz’in (s.a.v.) İmparator Heraklius’a Mektubu
Ondan sonra Herakliyüs, Dıhye aracılığıyla Busra emirine gönderilen ve kendisine iletilen Hazret-i Peygamber’in mektubunu istedi. Mektubu getiren adam, onu Herakliyüs’e verdi. O da okudu. Mektupta şunlar yazılıydı:
 
“Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed’den, Romalıların büyüğü Herakliyüs’e!..
 
Hidayete tabi olanlara selam olsun! Ben seni İslam’a davet ediyorum. İslam’a gir ki, selamete eresin ve Allah da sana ecrini iki kat versin! Eğer kabul etmezsen, (teb’an olan) çiftçilerin günahı senin boynuna­dır.
 
«De ki: Ey kitab ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze (Kelime-i Tevhid’e) geliniz. Allah’tan baş­kasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman; «Şahid olun ki, biz müslümanlarda­nız!» deyiniz!» (Al-i İmran, 64)”
 
Ebu Süfyan der ki:
 
“Herakliyüs diyeceğini dedikten ve mektubun okunması sona erdikten sonra, bir gürültü aldı yürüdü; sesler yükseldi. Bunun üzerine bizi dışarı çıkardılar. Arkadaşlarıma dedim ki:
 
«–Ebu Kebşe’nin oğlu’nun işi iyice büyüdü. Baksanıza Beni Asfar Melik’i (Herakliyüs) bile O’ndan korkuyor!..» İşte o zamandan beri, O’nun yakında başarıya ula­şacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim. Ve sonunda Allah, bana da İslam’ı nasib etti…”
 
Herakliyüs, cemaatinin ileri gelenlerini huzuruna davet etti. Kendine ait sarayların birinde toplandılar. Onlara:
 
“–Ey Rum cemaati! Ebedi olarak kurtuluşunuza ve şu saltanatınızın bekasına ne dersiniz?” dedi. (İslam’a girmelerini teklif etti.) Bunun üzerine, hep birden vahşi eşekler gibi ürküp kapılara koştular. Ancak bütün kapıların kapatılmış olduğunu gördüler. Herakliyüs, çevresindeki devlet erkanının İslam’a girmeye yanaşmadığını anlayınca onları geri çağırdı ve söylediği sözlerin hakikatini değiştirerek:
 
“–Ben, Hıristiyanlık’taki sebat ve kararlılığınızı görmek için sizi imtihan ettim. Sizde gördüğüm bu hal hoşuma gitti!” dedi. Bunun üzerine, devlet erkanı ona secde ettiler ve ondan memnun oldular. (Buhari, Bed’ü’l-Vahy 1, 5-6, İman 37, Şehadat 28, Cihad 102; Müslim, Cihad 74; Ahmed, I, 262)
 
Bizans İmparatoru Herakliyüs, önüne kadar gelen İslam nimetini bizzat müşahede edip tam da hakikati kavramışken, dünya menfaatlerinin ağır basması neticesinde bu büyük fırsatı teperek, ebedi bir devlet ve saadeti ziyan etti.
 
2- NECAŞİ’NİN İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
 
Allah Resulü’nün davet mektubunu ve onu getiren Peygamber elçisini en iyi karşılayan, Habeş Necaşi’si oldu. Hz. Amr bin Ümeyye vasıtasıyla Necaşi’ye ulaşan mektupta İslam’a davetle birlikte Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa hakkında da kısa bir malumat bulunmaktaydı. İslam’ı daha önce Habeşistan’a hicret etmiş bulunan Müslümanlardan az-çok öğrenmiş olup bu hususta baştan beri müsbet bir tavır sergileyen Necaşi, bu davet mektubuyla iman ufuklarına kanat açtı. O sırada yanında bulunan Ebu Talib’in büyük oğlu Hazret-i Cafer’in huzurunda kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Sonra Resulullah’ın arzusu sebebiyle oradaki muhacirleri de iki gemiye bindi­rerek gönderdi. Ayrıca Hazret-i Peygamber’e, iman ettiğini bildiren bir mektup yolladı. Mektup şöyledir:
 
“Allah’ın Resulü Muhammed’e Necaşi tarafından.
 
Ya Resulallah! Selam Sana olsun, Allah’ın rahmet ve bereketi de üzerine olsun! Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah, beni İslam’a hidayet etti.
 
Ya Resulallah! Hazret-i İsa’nın durumunu zikrettiğiniz mektubunuz bana ulaştı. Yerin ve göğün Rabbine yemin ederim ki, Hazret-i İsa da kendi hakkında zikrettiğiniz şeylerden fazla bir şey söylememiştir. O’nun tebliğatı da hep buyurduğunuz gibidir. Bize tebliğe memur olduğunuz İslam’ın esaslarını öğrendik. Amcanın oğlu (Cafer-i Tayyar) ile diyarımıza hicret eden ashabını misafir ettik. Ben şehadet ederim ki, Sen Allah’ın Resulü’sün. Sözünde sadıksın. Haksın ve musaddaksın (tasdik edilmişsin).
 
Ya Resulallah! Ben Sana, Sen’in temsilcin olan amcaoğlunun vasıtasıyla bey’at et­tim. Onun önünde Alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum. Sana, oğlum Erha’yı gön­deriyorum. Sadece kendime malikim, eğer Sana gelmemi istersen ey Allah’ın Resulü, he­men gelirim. Ben şehadet ederim ki, söylediklerin haktır. Ey Allah’ın Resulü, Sana selam olsun!..” (İbn-i Sa’d, I, 259; İbn-i Kayyım, III, 689; Hamidullah, el-Vesaik, s. 100, 104-105)
 
3- MUKAVKIS’IN İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
 
Resulullah yine bir gün:
 
“–Ey insanlar! Ecir ve sevabını Allah’tan bekleyerek şu mektubu İskenderiye Mukavkısı’na hanginiz götürür?” diye sorunca, Hazret-i Hatıb bin Ebi Beltaa fırlayıp kalktı ve Efendimiz’in huzuruna vardı:
 
“–Ya Resulallah! Ben götürürüm.” dedi. Allah Resulü:
 
“–Ey Hatıb! Allah bu vazifeyi senin hakkında mübarek kılsın!” buyurdu.
 
Efendimiz’in (s.a.v.) Mukavkıs’a Mektubu
Hatıb, Efendimiz’in mektubunu İskenderiye Mukavkısı’na götürdü. Mektupta şöyle yazıyordu:
 
“Bismillahirrahmanirrahim.
 
Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed’den, Kıbtilerin büyüğü Mukavkıs’a. Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun.
 
Seni İslam’a davet ediyorum. Müslüman ol, selameti bul da Allah sana ecir ve mükafatını iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen Kıbtilerin günahı senin boynuna olur.
 
«De ki: Ey kitab ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze (Kelime-i Tevhid’e) geliniz. Allah’tan baş­kasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman; «Şahid olun ki biz müslümanlarda­nız!» deyiniz!» (Al-i İmran, 64)”
 
Peygamber Efendimiz’in mektubu okununca Mukavkıs, Hatıb’ı yanına çağırıp din adamlarını da topladı. Hadisenin devamını Hatıb şöyle anlatıyor:
 
Mukavkıs bana:
 
“–Anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım.” dedi. Kendisine:
 
“–Buyrunuz, konuşalım.” dedim. Mukavkıs:
 
“–Senin Efendin peygamber değil midir?” diye sordu.
 
“–Evet, O, Allah’ın Resulü’dür.” dedim.
 
“–O gerçekten böyle bir peygamber ise kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin Allah’a dua etmedi?” diye sorunca, ona:
 
“–Sen, İsa bin Meryem’in Allah’ın bir peygamberi olduğuna şehadet edersin değil mi? O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp asmak istedikleri zaman, kendisini dünya semasına kaldırıp yükselteceğine, kavmini helak etmesi için Allah’a dua etse olmaz mıydı?” dedim.
 
Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:
 
“–Sözünü tekrarla!” dedi. Tekrarladım. Mukavkıs yine sustu. Sonra da:
 
“–Güzel söyledin. Sen bir hakimsin, yerli yerince konuşuyorsun ve hakim olanın da yanından geliyorsun.” dedi. Ben de bunun ardından Mukavkıs’a:
 
“–Senden önce burada bir adam, kendisinin en yüce ilah olduğunu iddia etmişti. Allah Teala o Firavun’u dünya ve ahiret azabıyla yakalayıp cezalandırdı. Sen, kendinden öncekilerden ibret al da başkalarına ibret olma!”dedim. Mukavkıs:
 
“–Bizim bir dinimiz vardır, daha hayırlısını görmedikçe onu bırakmayız!” dedi. Ben de:
 
“–İslam, senin bağlı bulunduğun dinden kesinlikle daha üstündür! Biz seni, Allah Teala’nın insanlara din olarak seçtiği İslam’a davet ediyoruz. Hazret-i Muhammed Mustafa, sadece seni değil bütün insanları davet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar Kureyşliler oldu. O’na karşı en çok düşmanlığı da Yahudiler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise Hıristiyanlar oldu. Hazret-i Musa, nasıl ki Hazret-i İsa’yı müjdelemiş ise, o da Hazret-i Muhammed’i müjdelemiştir. Bizim seni Kur’an’a davetimiz, senin Tevrat’a bağlı olanları İncil’e davetin gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hazret-i Muhammed’in dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslam’a davet etmekle Hazret-i İsa’nın dininden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilakis onun risaletine uygun amel etmeni teklif etmiş oluyoruz.” dedim. Mukavkıs:
 
“–Ben bu peygamberin dinini inceledim. Gördüm ki, onda ne dünyadan el etek çekilmesi emrediliyor ne de mergub ve makbul şeyler yasaklanıyor. O ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz ne de gaipten haber aldığını iddia eden bir yalancıdır. Bilakis kendisinde gaibi keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alametleri vardır. Buna rağmen biraz daha düşünmek isterim.” dedi.
 
Mukavkıs’ın Peygamber Efendimiz’e Yazdığı Mektup
Daha sonra da Peygamber Efendimiz’in mektubuna şöyle bir cevap yazdırdı:
 
“Bismillahirrahmanirrahim.
 
Muhammed bin Abdullah’a, Mukavkıs’tan.
 
Sana selam olsun! Mektubunu okudum. Zikrettiğin ve beni davet ettiğin şeyleri anladım. Bir peygamber daha geleceğini biliyor, fakat onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Elçini ağırladım. Sana Kıbtiler katında mevkileri yüksek iki cariye ile elbiseler gönderiyorum. Binmen için Sana bir de katır hediye ediyorum. Sana selam olsun!”
 
Mukavkıs, ne bundan fazla bir şey yaptı ne de Müslüman oldu. Bana da: “Sakın ha! Kıbtiler senin ağzından tek bir kelime bile işitmesinler!” diye tembihte bulundu. (İbn-i Kesir, el-Bidaye, IV, 266-267; İbn-i Sa’d, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsabe, III, 530-531)
 
Görüldüğü gibi Mukavkıs, Allah Resulü’nün davetini hoş karşıladı. O, son bir pey­gamber daha çıkacağını biliyordu, fakat onun Şam mevkiinden zuhur edeceğini zannedi­yordu. Bu zan, kendisinin hakikate tabi olmasına perde oldu ve Mukavkıs, iman edemedi. Ancak mektubu getiren Hatıb ile çeşitli hediyeler, bir binek ve iki de ca­riye (Hazret-i Mariye ile kardeşi Sirin’i) gönderdi.
 
Hazret-i Hatıb, yolda bu iki kardeşe İslam’ı anlattı ve onları Müslüman olmaya teşvik etti. Onlar da iman ile şereflendiler.Böylece daha Medine’ye varmadan ebedi hakikati idrak ettiler.
 
Hazret-i Hatıb, Mukavkıs’ın sözlerini bildirdiğinde Resulullah:
 
“Yaramaz adam, saltanatına kıyamadı! Esirgediği saltanatı ise kendisinde kalmayacaktır!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 260-261; Diyarbekri, II, 38)
 
Allah Resulü, cariye Sirin’i Hassan bin Sabit’e, Hazret-i Mariye’yi de kendisine nikahlamıştır ki, oğlu İbrahim bu hanımındandır. Hazret-i Peygamber’in murad-ı ilahi ile gerçek­leştirdiği bu evliliğin de birçok siyasi faideleri görülmüştür. Nitekim bu durum, Mısırlılar üze­rinde çok müsbet bir tesir bırakmış, sonraki yıllarda yapılan İslam-Bizans savaşlarında, Mısırlılar Bizanslıları yalnız bırakarak İslam ordusunun zafere daha emin bir şekilde yürümesine vesile olmuşlardır.
 
Resulullah, akrabaya muamelenin güzel bir misalini sergileyerek ashabına şöyle buyurmuştur:
 
“Siz kırat denen bir ölçü biriminin kullanıldığı Mısır’ı fethedeceksiniz. Oranın halkına iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zira onlarla bir neseb, bir de sıhriyet akrabalığımız vardır.” (Müslim, Fedailü’s-Sahabe, 226-227)
 
Malum olduğu üzere, Allah Resulü’nün nesebi Hazret-i İsmail’e dayanmaktadır. Hazret-i İsmail’in annesi Hazret-i Hacer Mısırlı olduğu için Alemlerin Efendisi Mısırlıları akraba saymaktadır. Sıhriyet ise Mariye validemizden gelmektedir.
 
4- YEMEN EMİRİNİN İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
 
Resulullah, gönderdiği elçilere dikkat etmeleri gereken hususlara dair mühim tavsiyelerde bulunmuştur. Mesela Allah Resulü, Himyer’de bulunan bazı kimselere bir mektup yazmıştı. Mektubu Hazret-i Iyaş ile gönderirken ona şu tavsiyelerde bulundu:
 
“Oraya vardığın zaman geceleyin girme, sabah olmasını bekle. Sonra en güzel şekilde abdestini al, iki rekat namaz kıl. Seni muvaffak kılması ve hüsn-i kabul görmen için Allah Teala’ya dua et. Daha sonra güzelce hazırlık yap, mektubumu sağ eline al ve onu sağ elinle onların sağ eline ver. Böyle yaparsan onlar seni kabul edeceklerdir…”
 
Hazret-i Iyaş şöyle der:
 
“Resulullah’ın emrettiği gibi yaptım, İslam’ı kabul ettiler. Daha sonraki hadiseler de Allah Resulü’nün bildirdiği gibi tahakkuk etti.” (İbn-i Sa’d, I, 282-283)
 
Bu davetler, Medine’den bütün cihanı kucaklamaya doğru İslam’ın ilk adımları ol­muştu. Bunun yanında Arap Yarımadası’nda canlanan İslam, her geçen gün yayıl­maya devam etti. Zira büyük zaferlerin sağlam temelleri, bizzat Hazret-i Peygamber’in mübarek elleriyle atılmaktaydı.
 
Not: Ayrıca Peygamber Efendimiz, Umman ve Bahreyn krallarına da İslam’a davet mektupları göndermiş ve bu hükümdarların İslam ile şereflenmelerine vesile olmuştur.
 
İşte bu dört misal gibi Bediüzzaman bu asırda Efendimiz (asv)’a ittibaen ehl-i kitabı her fırsatta din-i mubin-i islam’a davet etmiştir. O’nun talebelerinin vesilesiyle Uzak Doğu’dan, Asya’ya, Avrupa’dan Güney Amerika’ya kadar on binlerce insan müslüman olmuş, Afrika’da kabileler, köyler, kasabalar toplu halde islamiyet ile tanışmış ve ihtida etmişlerdir.
Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın 1953 yaz aylarında, hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği ALTHENAGORAS ile görüşmesini burada kaydetmek lazım geldi. Üstad’ın bu görüşmesi manidardı. İslam ve hakiki Hıristiyanlık dinlerinin barışmasının veya hiç olmazsa esas mes’elelerde ittifakın tebliği gibi idi.
O günlerde Üstad’la beraber bulunmuş halen hayatta Nur talebelerinden bir çoğu rivayet ederler ki: Bir gün Hazret-i Üstad, yanında Üniversiteli Ziya Arun olduğu halde, Fener’deki Patriğe gitmiş, görüşmüş ve ona:
 
“Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammedi de (A.S.M) peygamber ve Kur’an-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul ederseniz, ehl-i necat olacaksınız.” dedi.
 
Patrik Althenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum…” deyince Bediüzzaman:
 
“O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?”
 
Patrik: “Söylüyorum, amma onlar kabul etmiyorlar.” diye cevab vermiş. Bu hadiseyi nakleden, Üstad’ın o sıra beraberinde bulunmuş bir çok talebesi hala hayattadır. Ezcümle Merhum Ahmet Aytimur Ağabey bu hadiseyi anlatmıştır.
Nitekim aynı ma’nada olarak 22 şubat 1951’de, Üstad’ın izni ve müsaadesiyle Vatikan’daki Hıristiyan Aleminin bir nevi ruhani reisi olan Papa’ya bir Zülfikar kitabı gönderilmiş.. Papa da buna karşı teşekkür cevabını yazmıştı. Bu eserin Hıristiyan Aleminin bir nevi dini ve ruhani reisi olan Papaya gönderilmesiyle, vahdaniyet-i ilahiyye, Risalet-i Muhammediye Aleyhisselatü Vesselam ve Kur’anın kelamullah olduğunu ispat eden bu eser, mezkur tebliği de yapmış oluyordu.
29 Ocak 1950 tarihinde Selahaddin Çelebi Ağabey Hz. Üstad’a yazmış oldukları bir mektubunda şunları da aktarmıştır;
“Camiü’l Ezher’e, Pakistan Sefirine, Roma Vatikan’da Papa’ya birer ZÜLFİKAR MECMUASI hediye edilecektir.” Abdurrahman Selahaddin Çelebi.
Daha sonra eserler Vatikan’a ulaşınca Papa’lıktan gelen cevabi teşekkür mektubunu Hz. Üstad bizzat Emirdağ Lahikasına dahil etmiştir!
 
Papalık Makam-ı Alisi
Kalem-i Mahsusu
Başkitabet Dairesi
Numara: 232247
Vatikan
22 Şubat 1951
 
Efendim!
Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekaleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsaraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım efendim.
 
İmza
 
Vatikan Bayn Başkatibi
(Emirdağ Lahikası 2/65)
Peki ZÜLFİKAR MECMUASI hangi bahisler ve kısımları ihtiva eder?
“Bu mecmua üç makam ve bir hatimedir. Birinci Makamı: On Dokuzuncu Mektup, Mucizat-ı Ahmediye Risalesi ve Zeyilleri. İkinci Makamı: Onuncu Söz, Haşir Risalesi ve Zeyilleri. Üçüncü Makamı: Yirmi Beşinci Söz,  Mucizat-ı Kur’aniye Risalesi ve Zeyilleri. Hatimesinde Hizb-i Nuriye ile Risale-i Nur hakkında bir mektup vardır.”
Binaenaleyh kitap tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet gibi makasıd-ı Kur’aniyenin tamamını ihtiva eden bir eserdir. Hakikat-ı İslamiyeyi bitamamiha tebliğe vesile bir eserdir. Tam münasib ve muvafıktır. Muktezay-ı hale tam mutabık bir vesile-i tebliğ olmuştur. Hz. Nur Üstadımızın bu irtibatı katiyyen birilerinin diyalog zırvalarıyla karıştırılmamalıdır. Vesselam..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>