Dr. Vehbi Karakaş
Din Görevlileri Manifestesu
Dr. Vehbi Karakaş
A- A A+
Din görevlisi derken, sadece camilerde görev yapanları değil, Din Kültürü ve Ahlak bilgisi öğretmenlerini, Diyanet ve İlahiyat görevlisi herkesi kasdediyorum.
 
Bu ekollere mensup görevliler, peygamberlerin varisleri, son Peygamber Hz. Muhammed (sav) efendimizin de meslektaşlarıdırlar.[1]
 
Madem din görevlileri alimlerin varisleridirler ve madem Peygamberimizin meslektaşlarıdırlar; öyleyse bu ekole mensup herkes, alimlerin özelliklerini taşımalı ve Hz. Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmalıdırlar. Bu hususta yayınladığımız iki makaleye bakılmasını rica ederim.[2]
 
Dün olduğu gibi bugün de toplumumuzun en çok ihtiyaç duyduğu kimseler, peygamber varisi ve peygamber ahlaklı din görevlileridir. Bunlar, mihrapta önde oldukları gibi, her hususta önde olmalıdırlar: İlimde, hilimde, edepte, tavazuda, hikmette, kıraette, tilavette, fesahet ve belağatta, sabırda, öfkeyi yutmakta, insanları affetmede, şefkatte, cömertlikte, fedakarlıkta, adalette, temizlikte, takvada, vera’da,[3] helallerle yetinmekte, haramlardan ve günahlardan sakınmada, ahde vefada, Kur’an ve Sünnet’e uygun kılık-kıyafet giyiminde, kısaca güzel ahlakta da herkesin önünde olmalıdırlar. Çünkü icra ettikleri meslek, peygamber mesleğidir.
 
Bu mesleği icra ve bu misyonu ifa noktasında din görevlilerimize 33 maddelik bir manifesto hazırlamış bulunuyoruz. Şimdi o manifestoyu açıklıyorum:
 
1-İdeal din görevlileri her şeyden önce alim olmalı, her gün ilmine ilim katmalı, faydasız ilimden Allah’a sığınmalı, hep kendini güncellemeli, bildikleriyle asla yetinmemelidirler. Çünkü cahil din görevlisi olmaz.
 
2-Kur’an-ı Kerim’i ve Hadis-i Şerifleri orijinalinden anlayabilecek derecede Arapça bilmelidirler. Din görevlileri, kendilerinin bir yönüyle hep öğretmen, bir yönüyle de hep öğrenci olduklarını unutmamalıdırlar. Görev yaptıkları camilerde rahle-i tedris açmalıdırlar. Böylece camiler, sadece namaz kılınan yer olmaktan çıkmalı, aynı zamanda ilim tahsil edilen mekanlara dönüştürülmelidir.
 
3-Din görevlisi, okuyan, yazan, düşünen, düşündüren, konuşan, konuştuklarını yaşayan insan olmalıdır. Çünkü Allah, ilmiyle amel etmeyenleri şiddetle kınamakta,[4] bu amelsizliğin Allah’ın azabını ve gazabını harekete geçiren bir davranış olduğuna dikkat çekmektedir.[5]
 
4-“Mürşid alim, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun yavrusuna süt, kuş yavrusuna kay (yani hazm olmamış besin) verir.”[6]
 
5-Din görevlilerinin en büyük özelliklerinden biri ve belki birincisi, ihlaslı olmaktır. Yani din görevlisi her hususta Allah rızasını esas almalı, Allah’ın rızasını ve hatırını her şeyin üstünde tutmalıdır. İhlas, din hizmetkarının ve din hizmetlerinin ruhudur.
 
6-Din görevlileri, sorulan her suale doğru cevap vermelidirler. Bilmiyorlarsa hemen cevap vermemelidirler. Araştırıp doğru cevabı bulmalıdırlar. Cevabını veremedikleri soruları, çözemedikleri sorunları erbabına havale etmeli, soru veya sorun sahiplerini, karşılaştıkları problemlerden kurtarmaya yardımcı olmalı, halkın dinle olan bağlarını kuvvetlendirmelidirler. Halkı taklidi imandan kurtarıp, tahkiki imana kavuşturma azmi, hırsı, aşkı ve iştiyakı içinde olmalıdırlar.
 
Tahkiki imana kavuşmanın ve kavuşturmanın da
 
a-İlim=Bilgi,
 
b-Tefekkür=Düşünmek,
 
c-İmanıbillah=Allah’a iman, 
 
d-Marifetullah=Allah’ı tanıma,
 
e-Muhabbetullah=Allah’ı sevme, ve neticede
 
f-Ruhani lezzet diye merhaleleri ve mertebeleri.[7] Olduğunu unutmamalıdırlar.
 
 
 
Adınıza bir kargo geldi. Açtınız baktınız: Son derece güzel ve çok pahalı bir güneş gözlüğü. Bir taraftan gözlüğü inceliyorsunuz, bir taraftan da düşünüyorsunuz: Bunu kim gönderdi? İşte bu tefekkürdür. Gözlüğün bir yapanı ve göndereni olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu da iman. Bu hediyeyi göndereni merak ediyorsunuz ve tanımak istiyorsunuz. Bu da marifet. Bu hediyeyi size göndereni seviyorsunuz ve teşekkür etmek istiyorsunuz. Bu da muhabbet. Ve nihayet muhabbetten meydana gelen ruhani lezzet ve saadet.
 
Basit bir gözlük sizi bu güzel sonuca kavuşturuyor da güzel yüzünüz, güzel yüzünüzdeki güzel gözleriniz, güzel ruhunuz, güzel ruhunuza giydirilen güzel beden elbiseniz, bedeninize takılan paha biçilmez organlar, sizi, size bu güzellikleri kazandıran Allah’ı tefekküre, tanımaya, sevmeye götürmez mi? Bunlar da sizi ruhani lezzete, neticede iki cihanın saadetine kavuşturmaz mı?
 
7-İnsanın namaz kılması ve namazı doğru kılması nasıl farzsa, din görevlilerinin de Kur’an’ı doğru okumaları farzdır. Kur’an’ı doğru okuma, Allah’ın kudsi arzusu, Peygamberimizin de en önemli sünnetlerinden biridir. Kur’an’ı doğru okumanın ölçüsü nedir?
 
Yüce Allah, "Kur'an'ı tertil ile yani açık açık, tane tane oku".[8] buyurmuştur. Bu emir, mutlaka uyulması gereken vücup ifade eden bir emirdir.
 
Aişe validemize Peygamberimizin nasıl Kur'an okuduğu sorulmuş o da: "Eğer dinleyen saymak istese bütün harflerini sayardı" diye tarif etmiştir.
 
Kur’an’ı yanlış okuma manayı bozar, mananın bozulması da namazı bozar. Fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda zelletülkari meselesi önemli bir yer tutar. Merak edenlerin oraya bakmaları tavsiye olunur.
 
Avamın yanlış okuması, belki mazeret sayılabilir; ama havassın yani bu işi meslek edinmiş kimselerin, yani din görevlilerinin Kur’an’ı yanlış okumaları mazeret sayılamaz. Bu kimselerin Kur’an’ı yanlış okumaları kıraat imamlarının ittifakıyla haram, doğru okumaları da farz-ı ayndır.[9]
 
Öyleyse mihraplar, ya Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı en iyi bilen ve en iyi okuyanlara tahsis edilmeli, ya da bu keyfiyetten yoksun görevlilerimiz en kısa zamanda kurslara tabi tutularak Kur’an’a layık bir bilgi ve okuma ile donanımlı bir şekilde mihrablara geçirilmelidirler.
 
Bu işin vebali vardır, manevi sorumluluğu çok ağırdır. Doğru okuyan, ta’dil-i erkan ve huşu ile namaz kıldıran, takvası ve güzel okuyuşuyla mihraba layık imamlarımızın, bütün cemaatin sevabı kadar bir sevap almaları mümkün olduğu gibi; yanlış okuyan, tadil-i erkansız ve huşusuz namaz kıldıran imamlarımızın da bütün cemaatin vebalini omuzlamak gibi ağır bir yükün altında oldukları da bilinmelidir. Diyanet ve ilahiyatımız da ya bu sevaba veya bu vebale ortak olacaktır.
 
8-Din görevlileri, tevazu ve mahviyet sahibi, aynı zamanda bir muhabbet fedaisi olmalıdırlar. Küsmüşleri barıştırmalı, sağcı olsun, solcu olsun bütün insanlar onların şefkat ve sevgisinden nasip almalıdır. 
 
9-İrşadlarını ikna ve isbata dayandırmalıdırlar. Çünkü medenilere üstün gelmenin yolu ikna iledir. İkrah ve icbar ile (zorla ve zorbalıkla) değildir.
 
10-Cam gibi şeffaf olmalıdırlar. Onlara bakan, onlardan İslam’ın ve Kur’an’ın güzelliklerini görmelidir. “Bir adam, İbn-i Hacer’e[10] nazar ettiği vakit, Kur’an’ı anlamak ve Kur’an’ın ne dediğini anlamak maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil.”[11] 
 
11-Din görevlileri, kaynaktaki kudsiyetin önemini çok iyi kavramalıdırlar. Halkın üzerinde en çok etki bırakacak sözlerin ayet ve sahih hadisler olduğunu unutmamalıdırlar. Konuşmalarını ayet ve hadislerle taçlandırmalıdırlar. Çünkü “Avam-ı mümini imtisale sevk eden burhandan ziyade me’hazdaki kutsiyettir.”[12] Denilmiştir. Yani alim olmayan müminleri Müslümanca yaşamaya götüren, onları İslam’a bağlayan, sözün delilli olmasından çok, sözün kudsi kaynaklara, yani ayet ve hadislere dayandırılmasıdır.
 
12-Din görevlileri, metin, kararlı ve cesur olmalı, hak ve hakikati söylemekten kaçınmamalıdırlar.  Ama kaş yapayım derken de göz çıkarmamalıdırlar.
 
Din görevlilerinin, her sözleri doğru olmalı, ama her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini bilmelidirler. Onun için hadis-i şerifte: “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun.”[13] buyurulmuştur. Din görevlileri, yalandan, gıybetten, iftira ve su-i zandan, fasık haberci olmaktan yılandan, akrepten kaçar gibi kaçmalıdırlar. Başından sonuna kadar Hucurat suresindeki adap, onların edebi olmalıdır.
 
13-Din görevlileri, kıldırdıkları namazı uzun tutarak bıktırıcı olmamalıdırlar. Aynı zamanda huşusuz ve tadil-i erkansız namaz kıldırmamalıdırlar. Huşusuz ve tadil-i erkansız kılınan namaz, o namazı kılana yorgunluktan başka bir şey bırakmaz.  Okudukları Kur’an’da talim ve tecvid hatası bulunmamalıdır.
 
14-Din görevlileri, vaaz ve irşat için uygun zemin ve zaman aramamalıdırlar. Her zaman ve zemini irşat ve tebliğleri için uygun hale getirmenin gayreti içinde olmalıdırlar.
 
15-Diyanet ve ilahiyat elemanları, devrin hastalıklarını çok iyi teşhis edebilmeli, Kur’an ve Sünnet eczahanesinden uygun ve isabetli ilaçlar (ayetler ve sahih hadisler) çıkarıp sunmalıdırlar. Çünkü Kur’an şifadır.[14] Hz. Peygamberin sünneti ve ahlakı Müslümanlara yardır, Kur’an’sız ve Sünnetsiz hayat bardır ve zarardır.
 
 16-Vaizler ve Mürşitler, konuşmalarına önce muhatap olarak kendilerini seçmeli, oklarını önce nefs-i emmarelerine yönlendirmelidirler. Çünkü kendi nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Salah, ıslahtan önce gelir. Kendilerini herkesten edna, vazifelerini her şeyden a’la görmelidirler.
 
“Eğer biz İslam ahlakının ve iman hakikatlerinin kemalatını (güzelliklerini) işlerimizle gösterebilsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslamiyete dahil olacaklardır.”[15]
 
17-Din görevlileri, tebliğ ve irşatlarını menfaat temin etmeye alet etmemelidirler. “Nastan istiğna” prensibini esas almalıdırlar. Yani, vaaz ve irşat hizmetlerine karşılık insanlardan maddi ve manevi bir ücret beklememelidirler. Peygamberlerden her biri: “İrşat hizmetine karşılık sizden ücret (veya mal) is­temiyorum. Benim ücretim Alemlerin Rabbine aittir”[16] demişlerdir.
 
18-Din görevlileri, teveccüh-ü nastan (insanların aşırı ilgisinden) kaçmalıdırlar. Çünkü “Teveccüh-ü nas yani insanların bir insana aşırı ilgi göstermesi ve alkışı istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Eğer bir insan teveccühü nastan, hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nas ise, ücret ve mükafat değil, belki ihlassızlık yüzünden gelen bir kınama ve bir cezadır. Evet, insanların teveccühü salih amelin hayatı olan ihlasa zarar verir. Şan, şeref ve insanların teveccühü gibi şeyler kabir kapısına kadardır. Bunlardan gelen geçici lezzet, kabrin öbür tarafında işe yaramaz. Hatta kabir azabına dönüşür. Öyleyse insanların teveccühünü arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lazımdır. Şöhretperestlerin, şan ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın![17]
 
Hz. Ömer (ra), çok sevdiği Hz. Halid’i (ra) ordu komutanlığından almıştır. Bu hal, dünya açısından azap verici bir durum görünse de ahiret açısından rahmet olmuştur. Çünkü halk, zaferleri, Allah’ın lütfu görmeleri gerekirken Hz. Halid’in (ra) zekasına ve dehasına bağlamaya başlamışlardı.
 
19-Vaaz ve irşat erbabı, tebliğden asla geri durmamalı ve usanmamalıdırlar. Tatlı bir üslupla, usulüne uygun tebliğ yapılmalı, netice Allah’a bırakılmalıdır. Bu husustaki ayetlerden bazıları şöyledir: “Peygambere dü­şen sadece tebliğdir.”[18] Hz. Peygambere hitaben de: “Sen, sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir.”[19] “Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin, onların üzerinde bir zorba değilsin.”[20]
 
20-Vaaz ve irşat erbabı, kendi meşrepleri ne olursa olsun Müslümanlar, cemaatler ve tarikatlar arasında ayrımcılık yapmamalı, onların arasında birleştirici rol oynamalı, barışa, uhuvvet ve muhabbete kuvvet vermeli, peygamber şefkatiyle hepsini bağırlarına basmalıdırlar.
 
21-Etrafındakilere yumuşak davranmalı, sert ve kaba olduklarında etraflarında kimselerin kalmayacağını bilmeli, hata yapanları affetmeli, onların bağışlanması için Allah’a yalvarmalı, onlarla istişare etmeli, araştırma ve istişarelerden sonra kararlılığını ortaya koymalı, her türlü tedbiri aldıktan sonra da Allah’a tevekkül etmeli, böyle yapanları Allah’ın sevdiğini bilmelidirler. Aleyhlerinde konuşanları da sabır ve müsamaha ile karşılamalı ve affetmelidirler.[21]
 
Biri gelmiş Mevlana’ya sormuş:
 
-Sen demişsin ki ben yetmiş iki buçuk milletle beraberim, doğru mu? Mevlana:
 
-Evet, demiş. Adam Mevlana’ya saymaya başlamış:
 
-Vay seni gidi aptal, serseri, budala, ahmak!…
 
Bu ifadeler karşısında Mevlana’dan aynı şiddette hakaretlerle karşılık beklenirken, o tersini yapmış, kendisine hakaret eden adamın tarafına geçmiş:
 
-Ey bana bu kötü sıfatları layık gören ve nefsime haddini bildiren kardeş! Bu düşüncelerinde seninle de beraberim, yerden göğe kadar haklısın, demiş.
 
Bu beklenmedik güzellik karşısında adam pişman olmuş, özür dilemiş. Had bildirmeye kalkmışken, densizliğini anlamış, haddini bilen bir adam haline gelmiş, özür dilemiş.
 
Garibüzzaman ise aleyhinde konuşan bir vaiz hakkında talebelerine şöyle bir tenbihte bulunmuştur:
 
“O vaiz ve alim zata benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşaya ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta kötülüklerine beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun madem imanı var, o noktada kardeşi­mizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var. Elimizde nur var; topuz yok! Nur incitmez, ışı­ğıyle okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enani­yetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar “Boş laf (konuşanlar)a rastla­dıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler’[22] ayetini rehber ediniz.”[23]
 
22-Din görevlileri, malayani şeylerle vakit öldürmemelidirler. Zira Hz. Peygamber (asm): “Kişinin malayaniyi, (yani dinine ve dünyasına faydalı olmayan şeyleri) terk et­mesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir”[24] buyurmuşlardır.
 
23-Diğergam olmalıdırlar. “(İhtiyaçları olsa dahi bir nimete) başkalarını kendi­lerine tercih ederler”[25] ayeti vazgeçilmez prensipleri olmalıdır.
 
24-Üç hususta sabır kahramanı olmalıdırlar: İbadetleri hakkıyla yapmada sabır, bela ve musibetere düştüklerinde sabır, günahlara bulaşmamakta sabır. Bununla beraber, bir de hakkı tavsiye, sabrı tavsiye görevleri vardır.
 
25-Tebliğ ve irşatta her türlü meşru vasıtadan istifade etmeli, iletişim araç ve gereçlerini iyi kullanabilmelidirler. Şerde de kullanılmaya müsait olan iletişim araçlarını hayırda kullanmakta örnek olmalıdırlar.
 
26-Allah’ın dinine halis niyetle yardım edenlere Allah’ın yardım ettiğini ve edeceğini unutmamalıdırlar. Allah Teala: “Ey inananlar, eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder”[26] “Allah kendi (dini)ne yardım edene yardım eder”[27] buyu­ruyor.
 
27- “Vaizler hem hakim, hem muhakemeli olmalıdır. Evet, muvazenesiz vaizler, dinin çok nurlu hakikatlerinin sönmesine sebep olmuşlardır.[28] Önceki derslerimizde söylemiştik: Hitabette esas olan, hikmetle ve güzel öğütle davettir. Fitne çıkarmadan, hakkı sevdirerek tebliğ ve irşaddır. Bu hususta kaleme aldığımız ve fakültede ders olarak okuttuğum “Hitabet Sanatı” kitabımızı din görevlisi arkadaşlarımız mutlaka görmelidirler.
 
28-Din adamları tebliğ ve irşatta muvaffakiyetin sebeplerinden birisinin de maddeten terakki olduğunu bilmelidirler. Çünkü Avrupalılar fen ve sanayi silahıyla bizi manevi istibdatları, despotizmaları altında eziyorlar. Onların bu silahına karşı biz de fen ve san’at silahını kullanmalıyız. Kalkınmalıyız. Allah’ın sözünü ve davasını yüceltmenin en müthiş düşmanı olan cehaletin, fakirliğin ve Müslümanlar arasındaki kin ve nefretin, fitne ve fesadın, anarşi ve terörün, didişme ve kavganın belini kırmalıyız.[29]
 
29-Din görevlileri, Müslümanlar arasında meydana gelen kavgayı bitirme, barış, sevgi ve kardeşliği hakim kılma gayreti içinde olmalıdırlar. Din görevlilerinin düşmanlık besleyecekleri tek şey, düşmanlıktır. Kalbimizdeki düşmanlığa düşman olur, onu oradan çıkarıp atarsak, geriye muhabbet alır.   
 
30-Diyanet ve ilahiyat mensuplarının kapıları, hakikat ve hikmete açık olmalı. Bu hakikat ve hikmet nerden gelirse gelsin almakta tereddüt göstermemelidirler.
 
31-İslam’ı anlatmakla ve hayatlarında göstermekle görevli olanların kıyafetleri, bedenleri ve kalpleri gibi tertemiz ve sade olmalıdır. Bayan görevliler ise, tesettürde İslami ölçü ve hassasiyetleri ön planda tutmalı, kötü örnek olmaktan sakınmalıdırlar. Örtüleriyle bedenlerini, takva, haya ve edep örtüsüyle de ruhlarını örtmeli, hem ruhlarını ve hem de bedenlerini namahrem günahlardan korumalıdırlar. “Ey peygamber hanımları! Sizler, diğer hanımlardan biri gibi değilsiniz.”[30] ayetinden paylarına düşeni almalıdırlar.
 
32-Saç-sakal düzgün, ağız ve diş bakımı mükemmel olmalıdır.
 
33-Dost sanılan, fakat en büyük düşmanlardan biri olan, akciğerleri kanser eden, cildi bozan, saçları döken, ağzı iğrenç koku ile dolduran, çevreye en iğrenç koku dağıtan, insanı yavaş yavaş öldüren sigara ve benzeri şeylerin haram nesneler arasına girdiğini bilmelidirler. Hem kendilerini, hem de başkalarını bu haramlardan uzak tutmanın mücadelesini vermeli, bütün insanlığı İslam’ın ve imanın saadetiyle mesut etmenin gayreti içinde olmalıdırlar.
 
SONUÇ
 
 
 
İnsanlık aleminin en güzel sözlüsü ve sözcüsü Sevgili Peygamber’imizin (sav) mübarek bir sözüyle sözlerimi noktalamak istiyorum: “Hiç şüphesiz insanın bedeninde bir et parçası vardır. O bozulursa bütün beden bozulur, o düzelirse bütün beden düzelir. Dikkat edin, o kalptir.”[31]
 
 
 
Bu noktadan yola çıkarak bendeniz, ülkemizi bir bedene benzetiyorum. Bu bedenin kalbi, din görevlileri, aklı da yöneticilerdir. Yani ulema ile ümera. Bunlar bozulursa her şey bozulur, bunlar düzelirse her şey düzelir. Kur’an’ın ayetlerinden biri şöyle biter: “Ey akıl sahipleri ibret alın!”[32]
 
 
 
Allah milletimize ve devletimize razı olduğu istikamette başarılar ihsan eylesin. Şehadet şerbetini içen şehitlerimizin şefaatine hepimizi nail eylesin, şehitlerimizin yakınlarına ve milletimize sebat ve sabr-ı cemil versin. Anarşi ve erör kahrolsun, yurdumuz cennet olsun, cennet hepimize yurt olsun.
 
 
[1]Bkz. Tirmizi, İlim 19; Ebu Davud, İlim, 1; İbn Mace, Mukaddime 17. bab, 223 numaralı hadis; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, thk.: Ahmed Muhammed Şakir ve Hamza Ahmed ez-Zeyn, 20 c., Daru’l-Hadis, Kahire, 1995/1416,  c. 16, s. 71, hadis no: 21612.
 
[2] Bu iki makalemiz için bkz. http://www.mirathaber.com/peygamber-varisleri-ve-peygamberimizin-meslektaslari-ogretmenler-ve-din-gorevlileri-8-5333h.html
 
[3] Vera’, dini hükümlere riayette titizlik, haramlar bir tarafa şüpheli şeylerden de uzak durma,  harama düşme korkusuyla bazı helallerden de uzak kalma. Vera’, takvanın ileri bir derecesi.
 
[4] Bkz. Saff, 61/2; Cuma, 62/5
 
[5] Bkz. Saff, 61/3
 
[6] Nursi, Said, Mektubat Hakikat Çekirdekleri. 32. Hakikat
 
[7] Bkz. Nursi, Said, Mektubat, 20. Mektup, mukaddime.
 
[8] Müzzemmil, 73 / 4
 
[9] Bkz. Dağdeviren, Alican, Kur’an Okuma Sanatı Tecvid, s. 183, İst. 2009
 
[10] İbn Hacer el-Askalani ( 1372-1449m. )Meşhur hadis alimlerindendir. Tesirli vaazları ve hutbeleriyle tanındı. Hayatının büyük bölümünü hadis ilmine verdi. Devrinin en ünlü ve yetkili alimlerinden biri oldu. İstifade ettiği eser ve şahısların  isimlerini belirtmede büyük titizlik gösterdi. Fıkıh sahasında da kendini yetiştirdi. Çok sayıda eser kaleme aldı. Asıl adı Şihabüddin'dir. Filistinli olup memleketi olan Askalan'dan ötürü Askalani, yedinci dedesine nispetle İbn Hacer olarak anıldı. Künyesi Ebü'l-Fazl Şihabüddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalani şeklindedir. Şubat 1372'de (H. 773) eski Mısır'da doğdu. Dört yaşında iken babası bir süre sonra da annesi vefat edince ablası ile yalnız kaldı. Ancak, babası vefatından önce hem kendilerine yetecek kadar servet bıraktı hem de biri ticaretle, diğeri ilimle uğraşan iki dostuna onları emanet etti. Her ikisinin de ilimle uğraşmaları ve eğitimlerini tamamlamaları sağlandı.
 
 
 
İbn Hacer, dokuz yaşında hafız oldu. On iki yaşında babasının dostu Harrubi ile Mekke'ye gitti ve burada dersler aldı. Bir çok önemli eseri hıfzetti. Başta hadis olmak üzere fıkıh, Arapça ve matematik derslerini aldı. Edebi ilimlerle meşgul olup meşhur şair ve ediplerin eserlerini okuyarak kendini geliştirdi. Bu arada Peygamber Efendimiz (asm) hakkında şiirler yazmaya başladı. Bir çok camide vaizlik yaptı. Tesirli vaaz ve hutbeleriyle tanındı. Çok yönlü ve aktif bir kişiliğe sahipti. Bir ara Mahmudiye Medresesi kütüphanesinin idaresini de üstlendi. Kütüphanede bulunan kitapların fihristini hazırladı. Kaybolan kitapları istinsah ederek veya kendi kitaplarını kaybolanların yerine koyarak eksikleri tamamlıyordu. Ömrünü  ilme adayan İbn Hacer, sadece hadis alanında yüz yetmişe yakın eser kaleme aldı. Eserlerini kaleme alırken çok sayıda kaynaktan istifade etti. Kaynaklarını bir bir naklederek bu konudaki titizliğini gösterdi. Yaptığı hizmet ve özverili çalışmasından ötürü "Emirü'l-mü'minin fi'l-hadis" ünvanına layık görülen ender alimlerdendir. (M. Yaşar Kandemir, "İbn Hacer el-Asalani", TDVİA., C. XIX., s. 517) Fıkıh alanında da otuza yakın eser yazdı. Bir taraftan fıkıh derslerini okuturken diğer taraftan da çeşitli konularda fetvalar verdi. Çalıştığı konuda, ilgili bütün kaynaklara ulaşmaya çalışarak muhtelif fikirleri bir araya topladı. Farklı fikirleri verdikten sonra görüş bildirme yoluna gitti. Zamanının büyük kısmını okuyarak veya okutarak geçirdi. Yiyip içmeye önem vermezdi. Çok güçlü bir hafızaya sahipti. Önemli özelliklerinden bir tanesi; bir şeyi yazmakla meşgul olduğu zamanlarda bile kendisine okunan metni takip ederek düzeltmeleri yapabilmekti. Hem süratli okur hem de süratli yazardı. Eser yazma, okuma, ders ve fetva vermeden arta kalan zamanını ibadetle geçirirdi. Talebelerine karşı çok şefkatli davranır isteklerini geri çevirmemeye dikkat ederdi. Az konuşarak, kimseyi kırmamaya gayret gösterirdi. Aldığı maaşı hayır hizmetlerinde kullanırdı. Görevli gittiği yerlerde devlet parasıyla hazırlanan yemekleri yemezdi. Bediüzzaman, istiğna düsturunu anlattığı İkinci Mektup'ta bu kaidesinin sebeplerinden altıncısını İbn Hacer'in, "Salahat niyetiyle sana verilen bir şey, salih olmazsan, kabul etmek haramdır" şeklindeki ifadelerine dayandırır. (Mektubat, s. 18-19) Örnek bir ömür yaşayan İbn Hacer, 1449 yılında Kahire'de Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazı Halife tarafından kıldırıldı. Çok büyük bir kalabalık cenaze merasimine iştirak etti. Mekke dahil bir çok yerde kendisi için gıyabi cenaze namazı kılındı. Naaşı Karafetüssuğra Kabristanına defnedildi.
 
 
 
Eserleri
 
 
 
İbn Hacer değişik alanlarda yüzlerce eser yazdı. Yazdığı eserlerin sayısı hakkındaki kayıtlar ve rakamlar muhteliftir. Verilen rakamlar 150-300 arasındadır. En önemli hadis çalışmalarından bir tanesi Sahih-i Buhari ile ilgili şerh çalışmasıdır. Şerh ve muhtasar olarak yazdığı iki eserle çok önemli bilgiler vermektedir. Et-Tezkiretü'l-hadisiyye adlı eseri on ciltten müteşekkildir. Bu eserinde hadis metinlerini bir araya getirdi. Tağlikü't-ta'lik eserini yazarken 350 kaynaktan istifade etti. Yaptığı "Kırk Hadis" çalışmasında, derlediği hadislerin Kütüb-ü Sitte ile dört mezhep imamının eserlerinde bulunma şartından hareket etti. Böylece hadislerin sağlamlık derecelerine özel önem verdiğini ortaya koydu. El-Mu'cemü'l-müfehres adlı eserinde, okuttuğu kitapların dayanaklarını, senetlerini, kaynaklarını ortaya koymaktadır. İbn Hacer sözü edilen eserler dışında; Kur'an ilimleri, fıkıh, akaid, tarih, biyografi, tertip çalışması, dil ve edebiyat gibi muhtelif konularda eserler yazdı.. (http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_ihaskalani.htm)
 
[11] Nursi, Sunuhat, 45
 
[12] Nursi, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri
 
[13] Tirmizi, Kıyamet, 51
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>