A.Raif Öztürk
Neslimizi Yozlaştıran Seküler Eğitim
A.Raif Öztürk
A- A A+
Herkes; “..şu hırsızlıklar, soygunlar, ahlaksızlıklar, boşanmalar, deistler, kadın cinayetleri, zulümler, tecavüzler, başörtülüye saldırılar, teröristler, rüşvetçilikler, yağmacılıklar, kredi kartlarını kopyalayarak hesapları boşaltmalar nereden çıktı” diye şikayet ediyor.
 
Oysa 150 sene öncesine kadar aynı ülkenin insanları, her semtte bulunan o sadaka taşlarına bırakılan, açıktaki paralara ve altınlara el bile uzatamıyorlardı. Çok yoksul ve muhtaç kişiler bile o sadaka taşlarının başlarına gidip, sadece birkaç günlük ihtiyaçları kadar parayı alıp, “bunlar bize yeter, kalan paralar ve altınlar, diğer muhtaç kişilerin hakkıdır” diyerek, onlara bile dokunmuyorlardı.
 
Hiç düşündük mü “ACABA NİÇİN O GÜN ÖYLEYDİ de, NİÇİN BU HALE DÜŞTÜK” diye?
Çok ciddi araştırma yapan basiret sahiplerinin ortak tespitleri şöyledir:
“O günkü eğitim sisteminde TEKNİK ilimlerle DİNİ ilimler, eşit şekilde birlikte yürütülüyordu.” Yani insanlar için, çift kanatlı kuş gibi, çift İlim ve Eğitim sistemi vardı.
 
Yüzyıllar öncesinde İbn-i Sina gibi alimlerin yazdığı tıp kitapları, tüm medreselerde, hatta batı okullarında bile yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulmuştu.
 
Ta ki medreseler kapatılıp, eğitim sistemimizde Dini ve ahlaki eğitim kaldırılıncaya kadar! Kaldırılmakla da bırakılmadı, biyoloji, coğrafya, TIP, fizik, botanik, kimya, zooloji, jeoloji, vs. teknik ilimlerdeki Yüce Rabbimizin icraatları, TESADÜFEN OLUYORMUŞ gibi yutturulmaya başlandı. İlim olmadığı halde Darvin TEORİLERİ, ilim diye dayatıldı.
Buna da Laik EĞİTİM denilerek, sözde yenilikmiş gibi dayatıldı.
 
Böylece Allah’ın varlığı da, hakimiyeti de kamufle edildiğinden, İNANCI zayıf, hatta deist insanlar ve özellikle de bunların tahsilli olanları mantar gibi türedi, yani türetildi.
 
Şimdi sizlere sadece Biyoloji ve Botanik biliminden bir örnek vereceğim. Bir de eksik bırakılan kısmını ekleyerek arz edeceğim, ta ki bu tezimiz iyice anlaşılsın…
 
Ders kitaplarımızda: ..Bir tohum ektiğimizde tohum çatladıktan sonra, önce kök uçları çıkarak aşağıya doğru yönelir ve toprağın derinliklerine doğru büyümesine devam eder. Bunun sebebi ise YER ÇEKİMİDİR… ..deniliyor.
 
Oysa bu konuda yapılan çok ciddi deneyler, bilim diye sunulan bu tezi tamamen çürütmüştür. Şöyle ki: Fasulye tohumları bir kapta çimlendirildikten sonra çıkarılarak, tavana asılı bir kalburun içine konulmuş. Tohumlardan çıkan kökler kalburun deliklerinden çıkarak, aşağıya doğru birkaç cm. büyümeye devam ettiler. Bu sırada kalburdaki tohumların üzerine ISLAK bir bez konulduktan sonra, köklerin tamamı YER ÇEKİMİNİN AKSİNE yukarı doğru kıvrılarak büyümeye devam ettiler. Nihayet kalburun deliklerinden yukarıya geçerek suya ulaştılar. (Bitkiler Bize Neler Söyler-Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan)
Buradan net anlaşılan; yer çekimi tezinin yetersizliğidir.
 
Kökün büyümesini yönlendiren tek başına yer çekimi değil, Yüce Yaratan tarafından kök hücrelerinde kodlanmış olan genetik ihtiyaç programıdır. Bu sayede kökün büyümesi, su ne tarafta ise o yöne doğru olmaktadır. Bitkinin suya duyduğu ihtiyacı karşılama görevi, Yüce Yaratıcı tarafından köke verildiğinden, bu emri yerine getirmek için bitki kökü, yer çekimine rağmen yukarıya, yani suya yönelmektedir, yer çekimine değil…
 
Köklerin bu meyillerine mukabil, daha sonra filizlenen gövde sapının da yer çekimine göre değil, yukarıya yönelmesi bile, yer çekimi tezi hakkında araştırıcıları tereddüde düşündürdüğü için, laik araştırıcılar şöyle bir tez daha üretmişler.
“Demek ki kök hücrelerinde, yer çekiminden POZİTİF etkilenme, gövde hücrelerinde ise yerçekiminden NEGATİF etkilenme eğilimleri vardır” denilmiş.
 
Şayet, bu tez doğru bile olsa; “bu meyil de asla tesadüfen olamaz” yani “bir program varsa, programı koyan da mutlaka vardır”. Bu meyil, bir programdır veya Yüce Kudretin bizzat tecellisidir. Yoksa akılsız, şuursuz, bilgisiz, ne yaptığını bile bilmeyen atomlar, moleküller veya mineraller bu hassas teknolojiyi bilecek değiller ya…
Atalarımız her ne kadar “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” demiş olsalar da bu aldatmaca sistem, hala devam etmeye, şu masum nesli yanıltmaya devam ediyor.
 
15 Sene önce ülke yöneticileri bu yanlışlığın farkına varmış olsalar da, her seferinde düzeltme çabaları, muhalefete ve AYM’sine takılmıştır. Oysa bu yozlaştırıcı eğitimin ıslahına ve mutlaka köklü bir değişimine ihtiyaç vardır. Ders kitapları; Yüce Yaratıcıyı nazara veren, ‘tevhidi paradigma’ temelinde, yeniden yazılmalıdır...
 
Basiretli ebeveyn ise evlatlarına özel dini eğitimler vererek, her ne kadar geçici tedbirler almaya çalışsalar da çoğunluk, çevre, arkadaş, TV ve İnternet etkilemeleri nedeniyle pek başarılı olunamıyor. Nesiller maalesef bozulmaya ve dejenere olmaya devam ediyor.
 
Yüce Rabbimiz ise bu kusurlarımızı asla İHMAL etmiyor, İMHAL ediyor. Yani mühlet veriyor. Yukarıda arz edilen ahlaksızlıklar ve zulümler çoğaldığında başımıza BELA ve MUSİBETLERİ kaçınılmazdır. Hatta sadece yukarıda arz edilen ahlaksızlıklar ve zulümler değil, yaratılış gayemiz olan Yüce Rabbimizi hakkıyla tanıma ve O’na kulluk ve İBADET etme konusunda nazlanmalarımız bile, gazab-ı İlahiyi celbedebilir...
 
Tekerrür eden tarihe baktığımızda, böyle bozulan ve dejenere olan kavimler çeşitli AFET, MUSİBET ve belalarla yerle bir edilmiştir. Zaten bunu da İlahi fermanıyla vaad etmiştir.

• İşte İbrahim Suresi, 19. Ayet:
 
“Görmedin mi, muhakkak Allah, gökleri ve yeri elbette hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Eğer dilerse sizi (helak edip) giderir de (yerinize) yepyeni bir halk getirir.”
 
İslam aleminde, Tüm dünya ülkelerinde ve ülkemizde de reva görülen, depremler, seller, Corona ordusu ile hac, umre, Cuma namazlarından mahrumiyetler, hürriyetlerin kısıtlanmaları, seyahatlerin, ihracatların, ithalatları yasaklanarak iş dünyasının ve esnafın kan ağlamaları ve benzeri tüm musibetler, acaba bizler hak etmeden mi gönderildi!?...

• Gerçekten de çok ciddi bir öz eleştiri lazım… Vesselam.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>