A.Raif Öztürk
Güzel Ahlak, Son Yüz Yılda Niçin Çöktü?
A.Raif Öztürk
A- A A+
Bir asra yakın bir zamandan beri, herkesin ortak bir derdi ve ortak bir sorusu var.  
-“Güzel ülkemizde o güzel Ahlak; son Yüzyılda Niçin ve nasıl çöktü?”
 
Soruyu biraz daha açalım: 
 
-“Bu hırsızlar, bu kapkaççılar, bu tecavüzler, bu kadın cinayetleri, bu sokak ortasında ahlaksızlıklar, sabi çocukları postere secde ettirmeler, masum başörtülülere saldırılar, aklınıza gelen her türlü ahlaki çöküntü nereden çıktı?” “Teknoloji konusunda bilgi ve becerilerimiz arttıkça müreffeh olacağımıza, başkalarının banka hesaplarını sinsice ele geçirip boşaltmalardan tutunuz da, bankalar veya kooperatifler kurup, binlerce kişiyi dolandırarak yurt dışına kaçmalar, sıradan olaylar haline niçin geldi?...”
 
Oysa önceleri siftah yapan bakkal bile, “diğerlerini komşu bakkaldan alınız, o da siftah yapsın” diyerek müşterisini rakibine yönlendirmiyor muydu? 100 Küsur sene öncesine kadar, zenginler; sadaka ve zakatlarını para veya altın olarak, ana caddelerdeki veya cami avlularındaki SADAKA TAŞLARINA bırakmıyorlar mıydı? 
 
İhtiyaç sahibi olan fakir kişiler ise o sadaka taşlarına gelip, sadece 1-2 günlük acil ihtiyaçları kadar parayı veya altını alıp, “diğerleri, başka muhtaç kardeşlerimin hakkı” diyerek bırakmıyorlar mıydı? (Bkz.: Garp Membalarına göre eski Türk Seciye ve Ahlakı/İ.Hami Danişmend)
 
Bu gerçekleri bu günkü nesil bilmedikleri gibi, bugün anlatsanız bile pek inanamıyorlar. İspat için kendi akıllı telefonlarına “SADAKA TAŞLARI” yazınca, hayretler içinde kalıyorlar. 
 
Sadece İstanbul’umuzda, 100 sene öncesine kadar 160 merkezi yerde, sadaka taşlarının işlem gördüğünü bizzat öğreniyorlar… 
 
Peki, YÜZ küsur sene önceki insan, o taşlara veya oyuklara bırakılan paralardan ve altınlardan, niçin sadece 1-2 günlük acil ihtiyaçlarını alıyordu?... 
 
Bugün ise yukarıda arz ettiğimiz modern hırsızlıklar, niçin sıradan olaylar haline geldi?...
 
Elini vicdanına koyup, aklıselim ile düşünen herkes, “o gün İslam ahlakının, Allah’a, Meleklere, Öldükten sonra dirilmeye, Mahkeme-i Kübra’da hesap vermeye inanmanın, yani İMANIN zirvede olduğunu”, bugün ise “neslimizin bunlardan YOKSUN bırakıldığını” çok NET göreceklerdir. Bu o kadar çok net ki, ikiXiki=dörtten bile nettir… 
 
Bir insan; her an Allah’ın onu gördüğünü, Kiramen Katibin meleklerinin her hareketini kameraya aldığını bilse, öldükten sonra da diriltilerek, Mahkeme-i Kübra’da her hareketlerinin herkese seyrettirilerek sorgulanacağına inansa, hiç hırsızlık yapabilir mi? Hiç gasp, soygun, yağmacılık yapabilir mi? Hiç YALAN söyleyebilir mi?... 
 
İşte bugün, bu masum halk; maalesef bu İMANDAN ve İslam ahlakından mahrum bırakıldığı için, bu hallere düşürüldü?... Diğer bütün sebepler, TALİ sebeplerdir…
 
-Peki, bu mahrum bırakılma süreci, kimler tarafından ve ne zaman devreye sokuldu?
 
ÖZET CEVAP: Hiç kimse kusura bakmasın, mızrak artık çuvala sığmıyor. Herkes her şeyin doğrusunu bilmek zorundadır. İnsanlığı ahlaksızlaştırıp, Cehennemi boylatmaya ahdeden şeytan, sinsi tuzaklarını her yerde sergiliyor. Şeytanın oyuncağı ve temsilcisi olan Yahudi ve İngilizlerin, yüz küsur sene önceleri;

“Bu Kur’an Osmanlıların elinde olduğu müddetçe biz onlara galip gelemeyeceğiz. Onları bu Kur’andan soğutarak koparmalıyız” taktiklerini, kararlılıkla ülkemizde uyguladılar. Bu belgesel ifadeler, İngiliz Müstemlekeler Bakanlığı ve Müstemlekat Nazırı ve Başbakanı W. E. Gladstone’un, 1882 yılında Avam Kamerasında sarf ettiği sözlerdir.

(işte: http://www.nurnet.org/kuran-muslumanlarin-elinde-oldukca-onlara-hakim-olamayiz/)
 
Bu kararlılıklarını, bizim o günkü yöneticilerimize de Lozan’da, tam köşeye sıkışmışken “Avrupalılaşmanın, kalkınmanın ve medeniyetin tek çaresi” diye inandırdılar. Bunun en kestirme yolunun da LAİKLİK olduğunu vurgulayarak, önce harf inkılabı, sonra İslam’ın eğitim kaynağı olan Medreselerin, tekkelerin, zaviyelerin, Kur’an kurslarının kapattırılmasını ve bu eğitimlerin ve orijinal ezanın yasaklanmasını sağladılar. 
 
O günden sonra da M.E.B.’da; yukarıda arz ettiğimiz ulvi GERÇEKLER ört bas edilerek, Evrim TEORİLERİ sadece bir “varsayım” olduğu halde, halen “ilimmiş gibi” dayatılıyor. 
 
Yüce Rabbimizin bizlere ikramı olan tüm meyvelerin ve sebzelerin, hatta yağmurların bile TESADÜFEN oluştuğuna körpe dimağlara inandırılıyor. Güneşin mesafe ve görevlerinin, Dünyanın en ideal açı ve hareketlerinin, ayın takvimcilik yapmasının, hep tesadüfen olduğuna, (özel gayretlerle) bir nesil, bu saçmalıklara inandırılıyor. Yani inançsızlaştırılıyor… 
Böyle bir inançsızlık içinde yetiştirilen nesil, elbette kim neyi kaparsa, neyi çalarsa, neyi gasp ederse, ne kadar yalan söylerse, yanına KAR kalacağını zannedecektir. 
 
Sadaka taşında para veya altın bırakmayı, elbette enayilik sanacaktır. 
Böylece bu güzide halkın maneviyatı, dünyası ve Ahireti zoraki bir şekilde karartılmıştır.
 
Fakat bizler bugün; bu karanlıklara kızmak yerine, ellerimizdeki o sönmeyecek olan manevi ışık kaynağı ile etrafı aydınlatmaya mecburuz. Neleri kaybettiğimizde bu acıklı hale düştüysek, en hızlı bir şekilde onları kazanma seferberliği içinde olmak zorundayız… 
 
Malumunuz olduğu gibi bendeniz 1973 yılından bu yana köşe yazılarımı ve kitaplarımı, böylesine karartılan istikbalimizi bir nebze de olsa aydınlatmaya hasretmekteyim. 
 
Son çıkan “Evrenden Mesajlar” adlı kitabımı okuyan aklıselim işadamları, belediye yetkilileri, okul müdürleri vs., beni bu konuda konferans ve seminer vermeye davet ediyorlar. O bahtiyar insanlar da istikbalimizi karartanlara ve karanlığa kızmak yerine, hepimizin bu konuda seferber olmak zorunda olduğumuzun idraki içindeler.
 
Herkes böylesine bilinçli hareket ederse, göreceksiniz ki sadaka verecek fakir bulunamayacak. Sadaka taşlarına para ve altın bırakma medeniyetine, oradan da sadece ihtiyacı kadarını alma ahlakına, erdemine ve aydınlığına kavuşacağız, inşaallah…
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>