A.Raif Öztürk
Eğer biz; Nankörlükten ŞÜKRE dönmezsek!...
A.Raif Öztürk
A- A A+
 
Ülkemizde şükürsüzlüğün zıddı olan İSRAFIN, içinde bulunduğumuz nimetlerin kadrini ve kıymetini bilememek olan NANKÖRLÜĞÜN diz boyu değil, maalesef gırtlağımıza kadar olduğu, düşünen herkesçe malumdur. Bu Şükürsüzlük neredeyse hepimizde de mevcuttur.
 
Oysa Yüce Rabbimiz bu konularda bizleri dolaylı ve imalı olarak değil, direkt olarak birçok ayetleriyle ikaz ediyor. Ben sadece birkaçını hatırlatacağım:
 
İbrahim Suresi, 34. ayet: “(Allah) Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.”

İbrahim Suresi, 7. ayet: "Rabbiniz şöyle buyurmuştu: And olsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetlerimi) artırırım ve and olsun ki, (kesinlikle ve yemin olsun ki) eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."
Peki, Yüce Allah kesinlikle ve yeminle verdiği sözleri, mutlaka ahirette Cehennem azaplarıyla vereceğini biliyoruz. Fakat, acaba dünyadaki azapları nasıl olacak?...
 
CEVAP: Çok yakınlarımızda da iflaslar, sel, deprem, hortum vs. afetler, musibetler, hastalıklar, darbeler, şerir devlet istilaları, terör vd. belalar suretinde görüldüğü gibi, insanlık tarihinde yüzlerce değil, belki de binlerce örnekleri var.
Ben bunlardan sadece ilk aklıma gelen ceza azabını, kısaca hatırlatmak istiyorum:
Moğol İmparatorluğu kurucusu Cengiz Han’ın torunu olan zalim Hülagu, 1258’de Abbasi Halifesi Mutasım’ı mağlup eder. Bağdat yağmalanırken katliam başlar. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile, ayırmaksızın, katliamda 200 bin, (bazı kaynaklara göre 400 bin) kişi ölür. Cami, hastane, saray ve Dünya hazinesi kütüphaneler, tarihi eserleri yakılıp yıkılır. Dicle’de kitap mürekkebi ile insan kanı birbirine karışır.
 
Hülagü, arazideki karargahında; Bağdat ulemasıyla görüşmek istediğinde, korkudan hiçbir alim o davete gitmek istemez. Ufak tefek, tıfıl bir genç alim olan Kadıhan, o daveti kabul edip Hülagü ile görüşmeye giderken, yanına bir deve, bir keçi, bir de bir eşek alır.

Böyle bir zamanda, böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır, kurban bulunmuştur.
Genç Kadıhan, çadıra varır ve hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer. Kendini tanıtır. Hülagü, genç alimi tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte biri olmadığı için, küçümser bir tavırla sorar:
 
– “Bana göndermek için bula bula seni mi buldular?” ..der… Kadıhan gayet sakin:
– “Görüşmek için iri yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan bir merkep getirdim. Üçü de çadırın önünde. İstersen onlarla görüşebilirsin” der.
 
Hülagü, bu gencin farklı ve has bir alim olduğunu anlar, yer gösterip ilk sorusunu sorar.
– “Söyle bakalım bana, beni Bağdat’a getiren sebep nedir?”
Genç alim Kadıhan’ın cevabı çok açıktır:
-“Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Bize verilen nimetlerin kıymetini bilemedik, nankörlük ettik. Yaratılış gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da verdiği nimetleri almak için, seni gönderdi…”

Hülagü’nün 2. Sorusu:
 
-“Peki, beni buradan kim gönderebilir?” Bunun cevabı çok anlam yüklüdür.
– “O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetlerin kıymetini bilir, şükreder, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek, işte o zaman sen zaten buralarda duramazsın...”
 
Bu konuda “yüzlerce değil, belki de binlerce örnekler var” dediğimiz ibretlik olaylardan, bir de yakın tarihimizden, yani 1. Cihan harbinden örnek verelim.
 
• Kastamonu Lahikası, 119. Mektuptan:
..Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak, ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya da bir musibet gelip alacaktır. Hakikatli bir rüya-i hayaliyede, Birinci Harb-i Umuminin beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu:
-“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?” Rüyada cevaben demiştim:
“Cenab-ı Hak bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir kendi verdiği malından birisini, bizden istedi; ta bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin...

Biz hırsımız yüzünden tamahkarlık edip vermedik. Cenab-ı Hak, müterakim (birikmiş olan) zekatını (40’ta biri değil) kırkta 30’unu, onda sekizini (bu savaş yoluyla) aldı.”
 
“Hem her senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık (ORUÇ) bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak, ceza olarak, yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu, beş sene (süren harpte) cebren (zorunlu olarak) bize tutturdu.”
 
“Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvi, nurani ve faideli bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi (yani NAMAZI) bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati, diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenab-ı Hak, onun keffareti olarak, beş sene talim ve talimat (savaş) ve koşturmakla bize, bir nevi namaz kıldırdı” demiştim.
Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki o rüya-i hayaliyede, pek mühim bir hakikat vardır...
• Evet, şimdi; israflarımızın, nankörlüklerimizin ve şükürsüzlüklerimizin, en cami şükrü olan namazı kılmayışımızın, dünyadaki azap çeşitlerini çok daha iyi anladık, değil mi?... Vesselam.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>