Abdurreşid Şahin
Beyaz Sorgu
Abdurreşid Şahin
A- A A+
SAHİ KİMDİ o?

Yoksa eski dostu muydu gördüğü: Hani o çocukluk arkadaşı, biz asla ayrılmayız, bir ömür birlikte yaşar, birlikte ölürüz dediği candan dostu. Neden kendisine sanki tanımamış gibi bakıyordu. Yoksa tanımamış mıydı onu. Fakat bu olamazdı. Aradan bin sene geçse bile unutamazdı onu. Peki neden yabancı biri gibi bakıyordu ona. Yoksa...

Bir an kendisine döndü ve baştan aşağıya süzdü kendini.

Değişmişti, hem de çok değişmişti. Oysa arkadaşı, o her zamanki vakur haliyle duruyordu karşısında. Dünyaya bana mısın demeyen ciddiyeti, sadeliği ve samimiyetiyle gözlerinin taa içine bakıyordu yine.

Hayrola der gibiydi..

Hayrola değişmişsin...

Tekrar kendisine baktı, yep yeni bir imajı vardı artık, saçları özel bir berberin elinden çıkmış, şaçındaki beyaz kıllar rötüşlenmiş, grantuvalet marka bir takım, hafif çıkıntılı bir göbek ve metruş bir suratla ne kadar da yabancıydı o can dostuna. Sahi ne olmuştu da kopmuşlardı birbirlerinden, neden görüşmüyorlardı artık. Herhangi bir sebep bulamadı.

Kucaklaştılar.

Ona dokunduğunda elindeki sıcaklığı ve yüreğindeki samimiyeti hissetti. Nasılsın diye sordu nezaketen. Başka soracak bir şey bulamadı zira. Kelimeler boğazında düğümleniyordu sanki. Cevap her zamanki gibi içten ve samimiydi.

“Şükür rabbime, hayat imtihanını hayırlısıyla tamamlamaya çalışıyoruz”. dedi.

Bu sözleri sanki kendi haline bakıp da söylenmişti. Senin gibi olmadığıma şükrediyorum, diyor gibi geldi ona. Fakat o hala tebessüm ediyordu. Gözlerinden, sen nasılsın, cümlelerini okudu.

Be ben, diye kekeledi, sonra kalbinin sesine kulak vererek, “Ben tevecüh-i nas ve şöhretin teşvikiyle, medya denilen sanal okulda riya, tasannu ve ikiyüzlülük dersi alıyorum. İçtimai hayat tiyatrosunda maskeli balo oyununu icra ediyorum.” Gözler yine sorgulayıcı, “Peki karşılığında ne veriyorsun?”

“Karşılığında mı..” Bir an duraladı.

“Karşılığında, samimiyet, saflık ve insaniyetimi veriyorum”

Ve balyoz gibi inen bir soru daha:

“Değiyor mu bari”

“Anlamadım?”

“Verdiğin ücret, aldığına değiyor mu?”

Cevabı belliydi elbet. Belliydi de neden bile bile beni yaralıyordu? Neden beni yerin dibine sokuyordu? Oysa başkalarının yanında kendimi ne kadar da rahat ve iyi hissediyordum. Onlar karşısında ezilmek şöyle dursun kendini onlardan oldukça iyi durumda görüyordum. Hiç aşağılık kompleksi yaşamıyordum.

Neden görünüşü beş para etmez derviş karşısında böylesine eziliyordum? Neden kendimi silik ve bir hiçmişim gibi hissediyordum?

Ayrıldık.

Fakat o gözler hala yanımda. Şefkatle karışık acımayla, dostlukla bakan, ayrılış esnasında dönüpte bana birşey söylemek istermişcesine bakan o anlamlı gözler hala aklımda. Ne diyecekti acaba? Bir sır olup gitmişti yanımdan. Tekrar buluşmak üzere, dilindeki sırla gitmişti. Belki bir dahaki sefere söylerdi diyeceğini. Belki...

Aradan yıllar geçti.

Artık dünyaca meşhur biriydi. İstediği herşeyi vardı. ün, makam, para, kadın, teveccüh, bir insanın dünyada elde edebileceği hemen her şey.

Odasında oturmuş emirler yağdırıyordu sağa sola. O sırada telefonu çaldı. Arayan sekreteriydi.

“Biri sizinle görüşmek istiyor efendim.”

“Biri mi?”

“Kimmiş, adı neymiş”diye sordu.”öyle susmasana, söyle neyin nesiymiş.”

“öğrenemedim efendim. Adını söylemek istemeyen biri.”

Biri! beklenmedik biri. Genelde görüştüğü insanlar “birileri” değildi. Onlar sıradan değillerdi. Hepsinin adı sanı şöhreti vardı. Bu esrarangiz “biri” canını sıkmıştı.

“Ne demek biri, Neden başından savmıyorsun, beni meşgul ediyorsun.” diye azarladı sekreteri.

Sekreter “Ama efendim.. kovamadım. Zira bakışları, vakarı ve duruşundaki cesareti, ağzıma kilit vurdu. Karşısında ezildim. öyle bir baktı ki bana, isteğini geri çeviremedim.” diyemedi patronuna. Sadece, “Ama efendim” diyebildi.

“Peki tamam söyle hadi kim bu adam?”

“Garip bir adam. Eski bir dost deyip duruyor. Bir de…”

“Bir de ne?”

“Bir de, yanından hiç ayırmak istemediğiniz endam aynası olduğunu söyledi.”

“Ne dedi dedin?”

“Endam aynası”

Bir an durakladı. Zihni geçmişe gitti. Bir anlam veremedi. O lakapla anılan birini hatırlıyamadı. Ama yine de “Gelsin” dedi.

Sekreter, “Hemen mi? diye sordu. O, kızgınca, “Evet, hemen!” dedi.

Derken kapı açıldı, gözlerinden kalbine bakan bir çift göz gördü.

Kimdi bu adam? İnsanların çoğunun aşamadığı engelleri aşıp da yanına ulaşmıştı.

Gözler, evet o gözler ne kadar da tanıdıktı. Peki nereden tanıyordu onu?

Zihninde bir kıvılcım, uzaklardan gelen bir kıvılcım. Yoksa.. evet evet ta kendisi. Eski dostu. Candan arkadaşı. Peki neden uzak duruyordu ona. Aralarında ne kadar da uzak bir mesafe vardı. Neden yanına yaklaşıp onu kucaklamıyordu eskisi gibi.

Ona doğru hamle yaptı. Sarılıp kucaklamak istedi.

Fakat neden aradaki mesafe bu kadar uzaktı. Oysa oda daracıktı. Neden yanıbaşında duran, bu kadar uzak gözüküyordu?

Ve o gözler, yüreğini delip geçen o gözler. Soran sorgulayan, aynı zamanda acımayla bakan o şefkatli gözler. “Nasılsın? Aradığını bulabildin mi? Mutlu musun, diye soran o ateşin gözler. Konuşmadan haykıran, dokunmadan acıtan mana yüklü gözler.

“Evet, hem de çook” demeyi ne kadar da isterdi. Fakat o gözlere nasıl yalan sölenirdi. özleri gören, sözleri özlerden ayıran o aldanmaz gönül gözlerini aldatmak mümkün değildi asla.

Mahcup bir çocuk edasıyla boyun büktü. Yine o ezilmişlik, yine o sanki hiçmiş gibi halleri. Sahip olduğu onca şeye beş para ehemmiyet vermeyen o gözler.

“Hadi gidiyoruz.” diyordu

“Nereye?”

Gözler, soruları ben sorarım, cevapları da ben veririm, diyordu.

Adam kapıya yöneldi oda arkasından. Başını çevirdi, odasına baktı. Her şey canlanmış, sakın gitme, diyordu. “Sakın gitme. O seni bizden ayırmak istiyor.”

Başını tekrar o gözlere çevirdi. Gözler çok şey söylüyordu.

çıktı odasından. Sekreteri, “Beyefendi nereye gidiyorsunuz? Şu anda bir randevunuz var. Ve bu gün sizin en yoğun gününüz.”

Randevular, önemli zatlar, büyük işler… O olmazsa yürümeyecek işler. Ve tekrar sürçen ayaklar. Sekreterin gözüne anlamsızca baktı bir müdet. Neredeydi sahi? Nereye gidiyordu. Onun bir sürü sorumluluğu yok muydu? Nasıl bırakıp giderdi onca işi. Onsuz nasıl yürürdü işler.

Ve yine o gözler.

“Alışırsın, dünya dönmek için sana muhtaç değil” diyen acımazsız gözler. çar naçar terkediyor binayı. Ve arabasına yöneliyor, dünyada bir eşi daha olmayan, sadece ona mahsus olan son model arabasına. Ve gözler, yürüyeceğiz, diyor. Tıpkı bir derviş gibi. Yayan gideceğiz.

Ve sokakta hayranları sarıyor etrafını. Bırakma bizi, sensiz ne yaparız biz… Etrafını sarıyorlar. Seni asla bırakmayız, diyorlar. Gözler, bana bak, diyor.

Gözler endam aynasına dönüyor. Aynada kendi yaşlı halini görüyor ve etrafında eski hayranları...

Kimi acımayla kimi tiksintiyle bakan hayranlarını görüyor.

Ve gözler seni terkedecek olana nasıl bağlanırsın, diyor.

Sesler… “Sevgilim beni bırakıp nereye gidiyorsun?

“Baba bizi bırakma!” diyen sesler.

Tekrar döner arkasına ve tekrar sürçer ayakları. Başını çevirmeye cesaret edemez. Gözler, bu dünya hayatı oyun ve oynaşmadan ibaret dercesine, bakacak ona. Kalbine bitimsiz elemler bırakan sevgileri terk et, dercesine bakacak ona. Onsuz her şey anlamsız, Onunla bütün sevgiler sonsuz, dercesine bakacak.

çevirdi başını.

O da ne?

Gözler kayboldu birden. Yoksa bir rüya mıydı gördükleri? Ama hiç uyumamıştı ki. üstelik ayakta duruyordu. İyice açtı gözlerini ve karşısında duran tabloya yöneldi. Yoksa saatlerce bu tabloya mı bakıyordu. Evet belki de.

Hatırladı. Ta başından beri tablodaki Arapça ibareyi sökmeye çalışıyordu.

Sahi ne yazıyordu tabloda? İyice dikkat etti. İbareyi okudu.

“MUTU KABLE ENTEMUTU” (ölmeden önce ölünüz.)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>