Allah'ın Peygamber Göndermesindeki Hikmet Nedir?
A- A A+

Allah'ın Peygamber Göndermesindeki Hikmet Nedir?

Cehennemin dereceleri vardır. En alt katta münafıklar. Onun üstünde ateist -müşrikler, ahirete inananlar, ve en üst katta günahkar müslümanlar olacaktır. Dolaysıyla tamamen inançsız biriyle biraz inananlar arasında muamele bakımından fark vardır.
 
Hidayeti veren Allahtır. Böyle kişiler için gerekli bilgiler verilip hidayete gelmesi için dua edilir. Öncelikle Allahın neden peygamber göndermesi gerektiği ve insanları ne için diriltileceği konularında bu kişiye bilgi vermelidir. Sitemizde bu konularda ve tebliğin nasıl yapılacağı konusunda bilgiler mevcuttur.
 
Peygamber Efendimize (ASM) olan ihtiyaçın nedenleri
 
İmtihan adalet ölçüsüne göre yapılır. Bir öğretmen, imtihandaki adalet ölçüsü, tatbikatı, uygulamayı ister.. Aynen bunun gibi, Allah kullarını imtihan için öğrencilerine tatbikat yaptırması gerekir. Tatbikat ise, öğretici bir muallim ve onun elinde de bir kitap/ders notlarının olmasıyla gerçekleşir. İşte insanlık camiasının hayat okulundaki muallimleri peygamberler, ders notları ise semavi kitaplardır.
 
“Bir peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz”(İsra, 17/15 ) mealindeki ayet, bu gerçeğe dikkati çekmektedir.
 
-Ayrıca, şu koca evrenin yaratılmasının elbette  bir çok gayesi vardır. Her tarafı hikmetlerle donatılmış evrenin gayesiz, abes, lüzumsuz olduğunu tasavvur etmek için deli olmak lazımdır. Bu gayelerin başında her şeyden önce Allah’ın kendini tanıtması ve kullarından bunu öğrenmelerini istemesidir. “Cinleri ve insanları beni tanımaları ve bana kulluk etmeleri için yarattım”(Zariyat, 51/56) mealindeki ayette bu hakikate işaret edilmiştir. Kulların bu tanıma ve kulluk işini öğrenmesi de muallimsiz ve kitapsız olamaz..
 
-Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıtan, onları ders veren, sonsuz ilim ve kudretini yansıtan, mücessem bir Kur’an olan kainat kitabıdır. Kainat kitabının derin manalarını, ince nakışlarını, yüce Yaratıcıyı tanıtan mesajlarını öğrenmek için, onu ders veren bir muallime ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, bir kitap ne kadar harika olursa olsun, onun manaları bilinmiyorsa ve onu ders veren bir muallimi de yoksa, onun boş bir tomar kağıttan farkı yoktur.
 
Tıpkı bunun gibi, Kainat kitabını en ince güzellikleriyle ders veren, Yaratıcı ile olan bağlarını anlatan, onun yaratılış gayesini açıklayan Kur’an gibi bir kitap ve Hz. Muhammed gibi bir muallim olmasaydı, kainat kitabının bu ince sırları anlaşılabilir miydi? Nitekim, Kur’an’a ve Hz. Muhammed(a.s.m)’e kulak vermeyenler, materyalistçe düşünceleriyle, evreni anlamsız, gayesiz, hedefsiz bir kukla olarak telakki ettikleri gibi, insanları da nereden gelip, nereye gideceği, niçin geldiği ve niçin bir müddet sonra kaybolup gideceği bilinmeyen bir zavallı olarak görürler. İşte bu yanlış anlayışların düzeltilmesi için bir Kitap ve o kitabın Muallimi gereklidir.
 
 
İnsan, irade sahibi bir mahluk... Dilediği şeyi konuşabiliyor; birkaç heceye mahkum değil. İstediği yöne gidebiliyor; belli bir mekana hapsedilmemiş. Ve insan, toplum hayatı süren bir varlık; diğer insanlarla çok yönlü münasebet halinde. 
 
İşte insan, bu irade ve hürriyet nimetiyle birlikte büyük bir imtihana tabi tutulmuş. Cennet ve cehenneme o aday kılınmış. 
 
Yol kavşağına o oturtulmuş. Öte yandan insan, canlısıyla ve cansızıyla, alemdeki bir çok varlığın karakterlerini adeta bünyesinde toplamış. Taş gibi sert de olabiliyor, pamuk gibi yumuşak da. Kurnazlıkta tilkileri, merhametsizlikte canavarları çok geri bırakabiliyor. Öyle ise, her yöne gidebilen, dilediğini yapabilen, doğru ve yanlış hareket edebilen ve çok farklı ve hatta birbirine zıt şeyler söyleyebilen bu varlık için bir rehber gerekiyor. 
 
Bu yol gösterici, “akıl” olamaz. Çünkü akıl, şu varlık alemini kimin yarattığını, insandan neler istediğini, hangi işlerden razı olduğunu, ölüm ötesinin hangi beldeye çıktığını ve böyle daha nice soruları cevaplandıracak güçte değil. İşte insan aklının metafizik sahadaki bu acizliği, insana yol gösterecek bir başka rehberi gerekli kılar. Bu rehber ise peygamberdir. 
 
Peygamber, Cenabı Hakkın razı olduğu insan modelidir. Taklit edilmesiyle hakikate ve hidayete kavuşulan örnek şahsiyettir. Ve peygamber, ismet sıfatına sahiptir. Yani, ondan, Allahın razı olmayacağı hiçbir söz, fiil ve hareket sadır olmaz. O, bu noktada ilahi bir murakabe ve rabbani bir sigorta altındadır. Hem sözleri, hem işleri, hem de halleri insanlar için birer hidayet meşalesidir. “Resul” sıfatıyla insanlara sadece hakkı, doğruyu, güzeli emreder ve bunlara “abd” sıfatıyla, en ileri seviyede, kendisi uyar.
 
Evet, şöyle müzeyyen bir kainatın öyle mukaddes bir Saniine böyle bir resul i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de, Uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?
 
Hem mümkün olur mu ki, gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celb eden bir dellal vasıtasıyla teşhir istemesin?
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, bir rububiyet-i ammenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini, zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla ilanını istemesin? Yani, o zat, ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergah-ı İlahiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergah-ı İlahinin kesret tabakatına memurudur.
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zati sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib resul vasıtasıyla-ki hem habibdir, ubudiyetiyle kendini Ona sevdirir, ayinedarlık eder; hem resuldür, Onu mahlukatına sevdirir, cemal-i esmasını gösterir.
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, acip mucizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemalatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?
 
Hem mümkün olur mu ki, bu kainatı bütün esmasının kemalatını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kainatın Sahibi, şu kainatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zişuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sani-i Zülcelal, onun mukabilinde zişuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?
 
Hem hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete müptela, istidatça ubudiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?
 
Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir burhan-ı kat’idir ki, Uluhiyet risaletsiz olamaz.
 
Şimdi, acaba alemde Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselamdan beyan olunan evsaf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?
 
Hayır, asla ve kat’a! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebinin akrebidir, bütün mahlukatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
 
Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine baliğ mucizatından, had ve hesaba gelmez delail-i nübüvvetinden başka, Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vech ile mucize olan mucize-i kübra, güneş gibi risaletini göstermeye kafidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur’an’ın kırka karib vücuh-u i’cazından bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz. (Onuncu Söz, Mukaddeme, 2. İşaret)
Kaynak : Sorularla İslamiyet