Said Nursi'ye İftira Atan Vatan Hainine Belgelerle Cevap
A- A A+

Said Nursi'ye İftira Atan Vatan Hainine Belgelerle Cevap

Son zamanlarda ve özellikle de 15 Temmuz İhanet Darbesi sonrası, bazı vatan hainleri ve Kemalistler, Bediüzzaman’a saldırmaya başladılar. Binlerce dolar vererek akademik ünvanlar satın aldığı iddia edilen sahte bir şeyhin vatan haini olan bir müridi, tıpkı 1923-1986 arası din düşmanları, Kemalistler, Laikliği Laisizm olarak anlayanlar ve Kafa Tasçılar gibi, Bediüzzaman’ı vatan hainliği ile suçlamaya çalışmış.

Ona cevap vermek için değil, bu vatanın gerçek sahiplerine hakkı anlatmak ve hatta tekrarlamak için bazı hususları gündeme tekrar getirmek ihtiyacı duyduk. Güneş balçıkla sıvanmaz; ama bazan bir saman çöpü güneşi inkara kadar götürebilir. 
 
1. TARİH BOYU, VATAN HAİNİ KÜÇÜKLER, BÜYÜK ZATLARA HÜCUM ETMİŞLER VE ONLARI HAİNLİKLE SUÇLAMIŞLARDIR
 
Tarih bize gösteriyor ki, başta peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan din adamları olmak üzere, insanlık alemi, büyük insanların kıymetlerini zamanında tam takdir edememişlerdir.Sonradan ise, bu takdir edememenin cezasını, hem muasırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir.

Hemen hemen bütün peygamberler, bu hükmümüze müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı A'zam ve Ahmed bin Hanbel gibi islam alimleri de, bu acı hükmü teyid eden canlı misallerdendir.

Tesbitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki en güzel misali de, bu yazımızın mevzuunu teşkil eden Bediüzzaman Said Nursi'dir. İslami ilimlerdeki dahiyane vükufu, hususan iman hakikatleri mevzuundaki asrın anlayışına uygun harika izahları ve seksen küsür yıllık istikametle hak üzerinde devam eden Allah, din ve millet-i islamiye uğrundaki gayret ve mücahedeleri bütün islam aleminde duyulduğu ve takdir edildiği halde, hala kendi ülkesinde yanlış tanınan veya tanıtılmak istenen bir şahsiyet var; o da Bediüzzaman.

Bu yüz karası hale, Türk ilim adamlarının ve münevver Türk araştırmacılarının çok kısa bir zamanda son vermeleri gerekmektedir; aksi takdirde tarih, gözünü kapayıp gündüzü kendisine gece yapanları çok kötü yargılayacaktır.
 
Cumhuriyet nesli, Bediüzzaman'ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkanları ve bukalemun türünden aydınlar kullanılarak, Bediüzzaman, Cumhuriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır.

Onun mücadelesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görmeyen, cahil veya aydın her cumhuriyet nesli, Bediüzzaman, Said Nursi veya Risale-i Nur kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sonucu, kürtçü, bölücü, gerici ve devlet düşmanı bir insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir.

İstihbarat teşkilatımızın bu zat ve eserleri ile alakalı raporlarını; silahlı kuvvetlerimize dağıtılan bölücü faaliyetlerle alakalı bilgilendirici eserlerin konuyla ilgili bölümlerini; 12 Eylül Hareketinden sonra YÖK eliyle bütün üniversitelerimize dağıtılan bölücü örgütler kitabının ilgili başlığını ve de bunların tesirinde fikrini geliştirmiş ilim adamlarımızın sohbetlerini okur yahut mütala'a ederseniz, Bediüzzaman'ı sevmemeyi bir ibadet ve milli vazife telakki edersiniz.

Gerçekten ben de mezkur yerlerde anlatılan Bediüzzaman'ı asla sevemem. Halbuki nasıl senelerce, dünyaya adalet tevzi eden ecdadımızı bize barbar ve kızıl sultanlar diye takdim etmişler, öyle de İslam düşmanları, şahsiyetinden ve eserlerinden çok korktukları Bediüzzaman ve eserlerini de öyle yanlış ve kötü tanıtmışlardır.

Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı hakikatını unutmuşlardır. Ne acıdır ki, son on yıldan önceye kadar güvenlik kuvvetlerimiz de bu menfi propagandanın tesiri altında kalmıştır. Vatanı için hayatını ortaya koyan bu büyük dahiyi, bir vatan haini gibi değerlendirmişlerdir.
 
Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfi vasıflardan birisi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idraklerinize havale ediyorum. Ne zaman Bediüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz, ister Türk olan, ister Arap olun ve isterse de Osmanlı Hanedanından olun, kürtçü damgasını yersiniz.

Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risale-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye'deki bölücü kürtçü hadiselere karşı, Risale-i Nur'dan daha mükemmel bir panzehir asla bulunamaz.

Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müşahhas misaller verelim:
 
Birincisi: Bir kısım araştırmacılar, Bediüzzaman'ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdi ünvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt devleti kurmak gayesiyle 1918'de tesis edilen Kürt Te’ali Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar.

Bu iddialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştığını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Ma’arif Cemiyeti kurucuları arasında Bediüzzaman'ın da bulunmasını, fevkalade bir demagoji ile serrişte ediyorlar (Tunaya, Tarık Zafer, Türkiye'de Siyasi Partiler, İstanbul, 1986, c. II, sh. 186 vd.). Bu iddiaları hiçbir esasa dayanmadığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koyacaktır.
 
Evvela, Osmanlı devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple müslüman olmak şartıyla, millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa, ehemmiyet arzetmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyaleti yahut Bilad-ı Ekrad denilmesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdi lakabının verilmesi, o zatın tanınması için kullanılan resmi bir ifade tarzıydı.

Said-i Kürdi lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zamanki Cumhuriyet kurulup bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, bizzat Bediüzzaman bunu Said-i Nursi şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya bilad-ı ekrad ifadelerini dahi vilayat-ı şarkıyye şeklinde değiştirdiğini neşredilen eserleri ve talebelerinin şahadetleri isbat etmektedir.
 
Saniyen, Kürt Te’ali Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Ma’arif Cemiyeti arasında organik bir bağ yoktur ve maksadları da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kuruluşunu 1919'da demişse de, neşrettiği belgenin tarih ve kaynağını kaydetmemiştir. Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalala edenler, Bediüzzaman'ı Kürt Te’ali Cemiyeti üyesi zannederler. Halbuki ikisi arasında hiç bir alaka yoktur.

Bediüzzaman, İstanbul'a ilk defa geldiği 1907'lerden beri, şarkta bir dar'ülfünun açılmasını müdafa'a ettiği zaten bilinmektedir. Hatta Sultan Reşad'dan bu gaye ile belli bir tahsisat da almıştır. Her ne kadar Kürt Neşr-i Ma’arif Cemiyetinin ne zaman, hangi gayelerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de tam belli değilse de, belli olsa ve Bediüzzaman da bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile, bunda garipsenecek bir cihet yoktur.

Zira Bediüzzaman, şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üniversite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gibidir. 
 
Salisen, Kürt Teali Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdülkadir'den gelen teklife verdiği şu cevap ise meseleyi kökünden halletmektedir: "Allah u Zülcelal Hazretleri Kur’an-ı Kerim'de "Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever" buyurmuştur.

Ben de bu beyan-ı ilahi karşısında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri alem-i islamın bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zamanki islam aleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin peşinden gitmem" (Mülakat, sh.38). 
 
İkincisi: Bediüzzaman'la alakalı yanlış tesbit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maalesef gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tesbit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adamlarının zihinlerine de yer etmuş durumdadır.

Şeyh Said'in Bediüzzaman gibi bir dahiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük alimin mezkur teklif karşısında takındığı tavır, kasden yanlış ak-settirilmiştir.

Buyurun, Şeyh Said'e olan cevabını beraber okuyalım: "Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız.

Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir"
( Şahiner, 268 vd.)

2. BEDİÜZZAMAN’IN HANGİ SIFATLARI VE HİZMETLERİ VATAN HAİNLİĞİDİR?
 
Bediüzzaman'ın hangi sıfatları ve hizmetleri vatan hainliğidir. Sebr ve taksim yoluyla yani hepsini değil sadece bazılarını teker teker sayarak beraber görelim  karar verelim.
 
- Bediüzzaman Seyyid Arvasi ve Mola Muhammed Celal’da hem akli ve hem de nakli ilimler için ilmi icazet almıştır. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Bediüzzaman'ın kelamda müceddid, mu’asırları arasında mümtaz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkınde bir islam alimi ve dahi olduğunda, dost ve düşmanları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bediüzzaman'ın, islami ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde "Mirkat" gibi islam nazari hukukuna ait usul-ı fıkıh metni; islam felsefesi ve kelam hakkında Adududdin El-İci tarafından kaleme alınmış müstesna bir eser olan "Mevakıf"; Mantık ilminin özeti demek olan "Süllem" ve benzeri 90 çeşit kitabı hafızasına aldığı, bunları üç ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap Dilinin en mükemmel lügati olan "Kamus"u "Sin" harfine kadar kelimesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmi cihetlerindendir.

Bu kesbi gayrete bir de Allah'ın ihsanı demek olan muhakeme, zeka ve vehbi diğer vasıflar eklenince, mu'asırları tarafından "Bediüzzaman" yani zamanın eşsiz bir allamesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiç bir sebep kalmamıştır. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Asrımızın mümtaz alim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserini mütala’a ettim. O büyük allamenin, bütün ilmi vukufuna ve akli dirayetine rağmen, 21 meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak islami ilimler alanında belli bir mertebeye ulaşmış insanların ona muhatap olabileceğini gördüm.

Bu meselelerin, ruhun mahiyeti ve isbatı, kader meselesi, haşrin isbatı, mi’racın cesedle mi ruhla mı gerçekleştiği meselesi, Allah'ın isbatı ve benzeri itikada ait meseleler olduğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bediüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dahinin "Haşir akli metodlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz" demesine rağmen, 10. Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve isbat etmiştir ki, neticede "Bu eserimi idrak ve iz’anla iki defa mütala’a et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok" hükmünü, okuyanın vicdanı tefessuh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan etmektedir. Bu mu vatan hainliğidir? 
 
- Eski kelamcıların ancak büyük alimleri muhatap alarak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Teftezani'nin Telvihat başlığı altında 40 küsur sayfada izah edebildiği Kader ve Cüz’i irade meselesini, 5-10 sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir.

Hatta bir zamanlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, 40 sene dolaştığı islam aleminde halledemediği halde, Bediüzzaman'la yaptığı 40 dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye'den ayrıldıkdan sonra uğradığı Mısır'da Cumhuriyet Gazetesinde bir makale halinde neşretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Bediüzzaman, kendisine sorulan soruya karşılık Ezher Şeyhi Şeyh Muhammed Bahit'e şu cevabı verdi: "Osmanlı hükumeti Avrupa ile hamiledir; Avrupa gibi bir hükumeti doğuracak. Avrupa da İslamiyet'e hamiledir; o da bir İslam devleti doğuracak." Bu cevap karşısında hayranlığını gizlemeyen Şeyh Muhammed Bahit, kendisiyle aynı kanaatte olduğunu bildirdi.

Kendisi de aynı düşünceye sahip olmakla beraber, Bediüzzaman'ın bu kadar veciz ve keskin beyan tarzına hayran olduğunu belirtti. "Bu gençle münazara edilmez", dedi. Akabinde, bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmenin ancak Bediüzzaman'a has olduğunu ifadelerine ekledi. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Divan-ı Harb-i Örfinin 10 Mayıs 1325/23 Mayıs 1909 tarihinde Birinci Şube’ye bağlı İkinci Hey’et-i Tahkikiye, Bediüzzaman Sa’id el-Kürdi’yi soruşturma kapsamına almıştır. Bediüzzaman’a sorulan bir önemli soru bulunmaktadır:

-“Sen de Şeri’atı istemişsin?”

Buna cevabı gayet açıktır:

-Şeri’atın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zira Şeri’at, sebeb-i sa’adet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Şark’ta Kürtleri hem İslamiyetten ve hem de Osmanlı Devletinden koparmamak için Abdülhamid’e mektup yazmış ve Sultan Abdülhamid de ona tahsisat verilmesini emr etmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Mehmed Reşad'ın Cülus i Hümayunu’nun (tahta geçiş) ikinci yıl dönümü merasimine Bediüzzaman'ın da katıldığını ve herkesin el etek, saçak öpmek için eğile eğile gidip, öpüp, geri gerisine el pençe dönenler arasında yer alırken, onun dik ve vakur adımlarla Padişah’ın tahtının hizasına gelince, “Esselamü aleyküm” deyip yürüdüğünü biliyoruz.

Bu merasimden sonra Padişah’ın dikkatlerini çekmiş, takdir ve hürmetine mazhar olmuştur. Çünki bu merasimi takiben Rumeli’ye seyahat eden Padişah Mehmed Reşad’ın refakatinde Bediüzzamanı da görüyoruz. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Bunun üzerine Sultan Reşda’ın Şark Vilayetlerinin ihyası için Bediüzzaman’ın Medreset’üzehra projesini tasdik edip tahsisat ayırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Ermeniler, ecnebi devletlerin tahrikleriyle komiteler ve çeteler kurarak, bir Ermenistan vücuda getirme hevesiyle harekete geçmişlerdi. Özellikle Doğu'da bu hareketleri çok açıktı. Bediüzzaman Hazretleri de kendi talebelerine mavzer tüfeklerini te'min ederek bir nevi silahlanmış durumundaydı. Medresesi bir askeri kışlayı andırıyordu. Erek dağına veya kır gezilerine talebeleriyle çıktıkları zaman, silahlarıyla çıkıyorlardı. Bu mu vatan hainliğidir? Bu mu vatan hainliğidir?

- Bediüzzaman 1916 Bitlis savunmasına Gönüllü Alay Komutanı olarak katılarak Ruslara esir düşmüş ve Rusya’da Esir Kampında iken ziyarete gelen Rus Komutana ayağa kalkmamıştır.

Komutanın “Beni tanımad mı?” sorusu üzerine Bediüzzaman, vaziyetini bozmadan oturduğu yerden:
-“Hayır tanıdım, Nikola Nikolaviç’tir. Çar'ın dayısıdır ve Kafkas Cephesi Başkumandanı’dır.”
-Kumandan: “O halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı’na hakaret ediyorlar.”
-Bediüzzaman: “Hayır, hakaret için yapmadım. Ben bir Müslüman alimiyim, imanlı bir kimse, Cenab ı Hakk'ı tanımıyan bir adamdan üstündür. Mukaddesatım bunu böyle emreder. Onun için ben ona kıyam edemem.” Bu mu vatan hainliğidir?

- 5 Mart 1334/1918’de kurulan Dar’ül-Hikmeti’l-İslamiye üyeliğine Osmanlı Genel Kurmay Başkanlığının adayı ve Şeyhülislamlığın taklifiyle Bediüzzaman tayin edilmiş ve kendisine öncesinde Mahrec Mevleviyeti denilen ilmi paye verilmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Bediüzzaman bir idam fermanı hükmündeki Sevr Andlaşmasını, Avrupa zalimlerinin Osmanlı Devleti’ni ve İslamiyet’i yok etme planı olarak görür ve bunun karşısında Cumhuriyetin kurulup Sevr’e karşı çıkılmasını takdir eder. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Osmanlı'nın en müstesna alimlerinin görev yaptığı Dar'ül Hikmet’il-İslamiye'de üye olan Bediüzzaman Kuva-yı Milliye aleyhindeki fetvayı Şeri’at ve din ilmi ölçüleri içerisinde tahlil etmiş ve fetvanın geçersiz olduğunu şahsı adına ilan etmiştir. Bu mu vatan hainliğidir? 
 
- Bediüzzaman İngilizlerin Cerbezeli Siyasetine Karşı Çıkmış, Tulu’at [1339/1920] adlı eserini İngilizlerin hain siyasetlerine cevap olarak kaleme almış ve ayrıca İslamiyet’in aleyhine ileri sürülen bazı soruları bu eserde cevaplandırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Anadolu hareketini destekleyen Bediüzzaman, Kuvay-ı Milliyenin kazandığı her bir zaferi büyük bir zafer olarak görüyor ve bunu yazılarına yansıtarak halkı şevklendirmek istiyordu. Bunun için 21 Nisan 1921 de gerçekleşen Eskişehir zaferi üzerine kaleme alıp aynı yıl Leme’at adlı eseri içinde yayımladığı yazısında çok önemli hakikatleri haykırır. Bu mu vatan hainliğidir? 
 
- Büyük Millet Meclisinin daveti üzerine Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıktığını ve 7 Kasım 1922 tarihinde Ankara’ya ulaştığını belgelerden anlıyoruz. Bu favet edenler arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu biliyoruz. Bu mu vatan hainliğidir?
 
- Bediüzzaman Hazretleri, Ankara’daki dehşetli şahsiyeti ve gizli zındıka komitesini keşfettikten sonra, bunlarla siyaset yoluyla başa çıkılamayacağını anlar ve Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılır. Fakat bu zındıka komitesi Bediüzzaman’dan korkmaktadır.

Biraz sonra nakledeceğimiz gibi, elleri bağlı bir ihtiyarın arkasından ordular sevkedilmektedir. Sebebi gayet açıktır; zira diğer alimlerden ve mütefekkirlerden farklı olarak, Bediüzzaman bu gizli dinsizlik komitesininin reislerini ve metotlarını keşfetmiş ve bunlara nasıl karşı çıkılacağını iyice tesbit eylemiştir.

Bunun için uzlete çekilecek ve maddi bombalar yerine ma’nevi atom bombaları üretme hazırlığına yani Risale-i Nur Külliyatını te’life başlayacaktır. İstiklal Mahkemeleri, Ali Haydar, Ömer Nasuhi, İskilipli Atıf, Göenen’li Mehmed Efendi ve benzeri alimleri ya tevkif yahut idam ettiği halde, Bediüzzaman’I gözaltına alacak bir sebep dahi bulamadığı devletin belgelerinden anlaşılmaktadır.
 
- Bu saydıklarımız binlerce hakikatten sadece bazılarıdır. Eğer bütün bu hizmetler ve vasıflara vatan hainliği diyenler asıl vatan hainleridir. Ayrıca bu hainler, Sultan Abdülhamid’lere, Sultan Reşad’lara, Mustafa Sabri, Mehmed Akif, Enver Paşa, Seyyid Fehim Arvasi ve benzeri şahsiyetlere de vatan haini demiş olmuyorlar mı?
 
3. BEDİÜZZAMAN’A VATAN HAİNİ DİYENLER, KEMALİSTLER VE LAİKLİĞİ DİNSİZLİK OLARAK ANLAYANLARDIR: BEDİÜZZAMAN’A SEVEN MUSTAFA KEMAL’İ SEVEMEZ MUSTAFA KEMAL’İN BEDİÜZZAMAN’I YANINA ÇEKMEK İÇİN YAPTIĞI TEKLİFLER VE BEDİÜZZAMAN’IN REDDİ ÇOK ÖNEMLİDİR.

“Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı ahirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve Hürriyet’ten evvel İstanbul'da tevilini söylediği hadislerin ihbar ettiği ahirzamanın dehşetli şahıslarının Alem-i İslam ve insaniyette zuhur ettiğini görür.

Ve yine gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb’ül-Kur'an hakkında, "O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak ma’nevi kılınç hükmünde i'caz-ı Kur'an'ın nurlarıyla mukabele edilebilir." tavsiyesine müraatla, Ankara'da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi' edilmek istenen meb'usluk, Dar-ül Hikmet-il İslamiye gibi Diyanet'teki azalığı, hem vilayat-ı şarkıye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez.

Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara'dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb'usların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara'dan ayrılır, Van'a gider.”   

Mustafa Kemal’in vaadleri: 
 
Bediüzzaman’ın Medreset’üz-Zehra Projesine Destek Sözü.
Milletvekiliği Teklifi
Şeyh Sünusi Yerine Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve Bediüzzaman’ın Afgan Sefiri Ahmed Han İle Buluşması.
Diyanet İşleri Başkanlığında Tedkikat ve Telifat-ı İslamiye Üyeliği. 

BEDİÜZZAMAN MUSTAFA KEMAL’İN TEKLİFLERİNİ NEDEN KABUL ETMEDİ?

Mustafa Kemal’in Tahripkar Şahsiyetini Keşfetmiş ve Onunla Siyasetle Mücadele Edilemeyeceğini Anlamıştır.

Siyasetle Mücadele Yerine Kemalizmin Yapacağı Ma’nevi Tahribatı Tamire Çalışmıştır

Ankara’da Gizli Bir Zındıka Cereyanını Keşfetmesi ve Buna Karşı Kur’an’ın Hakikatlarını İlmen İspatı Tercih Etmesi. Açıkça ve gayet veciz bir ifade ile "Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alakam yok" diye haykırmış ve hayatının sonuna kadar da aynı zındıka cereyanıyla uğraşmaya devam etmiştir.

Nur Talebeleri, Mustafa Kemal’e Verilen Atatürk Ünvanını Kabul Etmemektedir; Bediüzzaman Mustafa Kemal İsmine de İtiraz Etmektedir

İşte bu sebeplerden dolayı, Bediüzzaman Mustafa Kemal ve Kemalizme karşıdır.  Mustafa Kemal’i sevmemek vatan hainliği ise, ben de onu sevmeyenlerdenim.

Eğer Mustafa Kemal’e karşı olmak vatan hainliği ise, İskilipli Atıf Efendi’yi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı, Mustafa Sabri’yi, Zahid Kevseri’yi, Ali Haydar’ı ve ebnzeri büyük alimleri vatan haini kabul etmemiz gerekir ki, bundan daha büyük iftira olamaz.
 
4. BEDİÜZZAMAN HAYATI BOYUNCA VATAN VE MİLLETİN YANINDA OLMUŞ; BÜTÜN TAHRİKLERE VE ZULÜMLERE RAĞMEN MÜSBET HAREKET ETMİŞTİR
 
Bediüzzaman, sadece nazariyat insanı değil, aynı zamanda üç devir görmüş yani mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyeti yaşamış bir tatbikat adamıdır. Kendi şahsi ubudiyetini asla ihmal etmediği gibi, başta Osmanlı Devleti ve daha sonra da Türkiye olmak üzere, bütün alem-i İslamda ve hatta tüm dünyada meydana gelen siyasi ve sosyal hadiseleri de islamın ulvi düsturlarına göre değerlendiren ve tesbitini islama göre yapan nadide bir dava adamıdır. Zaman, hep onu haklı çıkarmış ve aksi fikirde olanları utandırmıştır. Şimdi tesbitlerinden bir iki misal verelim: 
 
Bediüzzaman, sadece Osmanlı Devleti ve Türkiye'de değil, bütün alem-i islamda, islama hizmet için müsbet hareketi müdafa’a eden nadide şahsiyetlerdendir. Ona göre, Türkiye dar-ı islamdır ve islam diyarı olan bir beldede, imana ve islama hizmet, ancak müsbet hareketle ve dahili emniyet ve asayişi asla zedelemeden, bilakis teyid etmekle mümkündür. Son mektubundaki şu ifadeler, gerçekten enteresandır (özetle şöyle diyor): 
 
"Bizim vazifemiz, müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Allah rızasını düşünerek sırf iman hizmetini yapmaktır, Allah'ın vazifesine karışmamaktır. Bizler asayişi nuhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde, her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. ...Mesleğimizde kuvvet var, fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. Kur’an'ın vaz’ ettiği bu düstur ile, "Bir cani yüzünden, onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes’ul olamaz".

Bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak harici tecavüze karşı kullanılabilir. Manevi cihadın en büyük şartı da, vazife-i ilahiyyeye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakk'a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.

Harici tecavüzlere karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket, müsbet bir şekilde menvi tahribata karşı menevi ihlas sırrı ile hareket etmektir"
( Emirdağ Lahikası, II, sh. 213-214). 
 
Bediüzzaman'ı pasiflikle suçlayanlar, netice itibariyle onu takdir etmek mecburiyetinde kalmışlardır. 28 sene hapishaneden hapishaneye sürüldüğü ve defalarca merkezden görevli hakimler tarafından haksız ithamlarla yargılandığı halde, bırakınız devlete karşı cephe almayı, kendisini asılsız iddialarla idam talebiyle yargılayan savcıya beddua dahi etmemiştir.

Bilindiği gibi, iki çeşit hareket vardır:

Birincisi, rüzgarın hareketine benzer, gürültüsü-patırdısı çoktur, ancak müsbet ve faydalı bir neticesi yoktur.

İkincisi ise, güneşin hareketidir ve sessiz sedasız gelir ise de, meyve¬leri ve faydaları nihayetsizdir. İşte Bediüzzaman manevi bir güneş olan islamiyeti temsil ettiğinden, ikinci tarz hareketi tercih etmiştir. Elini kelepçelemeye gelen gü¬venlik görevlisine dahi, kelepçede san’at var deyip ona iman dersi vermeye çalışmıştır. Neticeleri bugün orta¬dadır. Zira imanın karşısında küfrün beli kırılmıştır. 
 
Doğu ve Güneydoğu meselesinde devlet adamlarına, hem Cumhuriyetin başında Millet Meclisinde irad ettiği nutkunda ve hem de 1955'de Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a gönderdiği mektupta, çarenin tarihde aranması gerektiğini ve asırlarca bu bölgeleri Osmanlı Devletine bağlayan bağın islam kardeşliği olduğunu, Türklerin islamın kahraman bayraktarı olmaları sebebiyle diğer müslüman milletler tarafından hürmet gördüğünü ısrarla be¬lirtmiştir.

Bir ifadesinde "Sultan Selim'e biat etmişim, onun ittihad-ı İslam'daki fikrini kabul ettim. Zira o, şark vilayetlerini ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır" diyerek İdris-i Bitlisi tarafından bütün Doğunun kendi istek ve arzularıyla Osmanlı Devletine itaat ettiğini ve bu itaat halinin tam 341 sene isyansız devam ettiğini ifadeye çalışmıştır.

II. Meşrutiyet'ten sonra isyan eden bazı şarktaki aşiret reislerine de, Cemal Kutay'ın ifadesiyle asrımızın İdris-i Bitlisi'si olarak şu tarihi dersi vermiştir: "600 seneden beri tevhid bayrağını umum aleme karşı yücelten bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim.

Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhasıl Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz; hep beraber iyi bir insan oluruz". 28. 4. 1955 tarihli dilekçesiyle de, sanki bugün doğuda meydana gelen hadiseleri görürcesine, tedbir alınmazsa ileride devleti çok büyük tehlikelerin beklediğini ve bu tehlikeleri önlemenin tek çaresinin islam kardeşliğine sarılıp asırlarca bu bölge insanlarını Osmanlı ordularında gönüllü bölükler haline geti¬ren ve Osmanlı Devletine itaati ibadet telakki ettiren ruhu ihya etmek olduğunu açıkça ihtar etmiştir (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivş, NO: 030-63-43-339-6). 
 
Bediüzzaman’ın nasıl bir vatanperver olduğuna dair Eşref Edib Bey’in naklettiği şu sözleri bütün vatan evladının duyması gerekir:
 
“İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum.

-Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cem'iyetin bünyesi buna dayanamaz, çünki düşmanı sezmez.

Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem'iyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selamette olsa!

 
-Yüzbinlerce imanlı talebeleriniz size ati için ümid ve teselli vermiyor mu?
-Evet, büsbütün ümidsiz değilim...
 
Dünya, büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garb cem'iyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müdhiş sari illete karşı, İslam cem'iyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, batıl formülleriyle mi? Yoksa İslam cem'iyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
 
Netice olarak, birbirine benzeyen ağaçları yekdiğerinden ayıran meyveleridir. Yirmisekiz sene hapis hayatı çilesini çektikten ve seksen sene dopdolu bir hayat yaşadıktan sonra, bundan 30 sene evvel ebediyyete intikal eden Bediüzzaman ağacının meyveleri ortadadır.

Rahmetli Osman Yüksel'in tabiriyle "Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven her kesin, önünde hürmetle durması lazım gelen bir kuvvet vardır: Said Nursi ve talebeleri". 
 
1 - Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.

2 - Belki daire-i İslamiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek...

3 - Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: "Mesleğim haktır yahud daha güzeldir" diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, "Hak yalnız benim mesleğimdir" veyahut "Güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.

4 - Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahinin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle...

5 - Hem ehl-i dalalet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevinin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı maneviye karşı, en kuvvetli ferdi olan mukavemetin mağlub düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevi çıkarıp o müdhiş şahs-ı manevi-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.

6 - Ve hakkı, batılın savletinden kurtarmak için...

7 - Nefsini ve enaniyetini

8 - Ve yanlış düşündüğü izzetini

9 - Ve ehemmiyetsiz rekabetkarane hissiyatını terketmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder. {(Haşiye): Hatta hadis-i sahihle, ahirzamanda İsevilerin hakiki dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanileri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza' etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.}

Kaynak : Risale Ajans