Said Nursi'den Millet Vekillerine Hitap
A- A A+

Said Nursi'den Millet Vekillerine Hitap

Millet Meclisinde bir konuşma yapan ve istikbalde gelecek milletvekillerine de istikamet gösteren Bediüzzaman Hazretlerinin bu hitabı sadece 1923 deki millet vekillerine değil o tarihten kıyamete kadar seçilecek milletvekillerine de hitabdır, derstir, ikazdır, tavsiyedir. 1950 den sonra da demokrat manasındaki milletvekillerine de aynı mealde, manada ders ve ikazlarda bulunmuştur.
 
Zaten doksan senedir memleketin ana gündemi değişmemiştir. Her gelen hükümet de bu problemlerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Hatta bu problemler, darbe hükümetlerinin yaptığı anayasa ve kanun değişiklikleriyle daha da kuvvetlendirilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesini mütakip 61 Anayasası kemalizmi ve onun sebep olduğu sorunları devam ettirmiştir.

Daha sonrası 12 Mart 1971 darbesi bu sorunların daha da devam ettiğini göstermiştir. Nihayet 12 Eylül 1980 darbesi ve 1982 anayasası ile detaylı olarak kemalist rejim güvence altına alınmıştır. Devlet madde madde kemalist devletin tekeline sokulmaya çalışılmıştır.
 
Müslüman milletin reyleriyle hükümet olanlar bu girdaptan kurtulmak için Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiye ve ikazlarını nazara almak ve ciddi olarak tatbik etmek mecburiyetindedirler. Yoksa 1950 den bu güne kadar en az on defa hükümet olan sağcı, dindar demokrat hükümetler milletin bu ihtiyacını tehir ederlerse hem dünyada hem ahirette büyük mesuliyet altında kalacaklardır.
 
Bediüzzaman Hazretlerinin milletvekillerine hitaben verdiği ders şudur:
 
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 
اِنَّ الصَّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُوٴْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
 
Ey mücahidin-i İslam! Ey ehl-i hall ü akd! Bu fakirin bir mes’elede on sözünü, birkaç nasihatını dinlemenizi rica ediyorum.
 
Evvela: Şu muzafferiyetteki harikulade nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Mademki Kur’an’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’anın en sarih ve en kat’i emri olan Salat gibi feraizi imtisal etmeniz lazımdır. Ta onun feyzi böyle harika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.
 
Saniyen: Alem-i İslamı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lakin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslamiyeyi iltizam ile olur. Zira, Müslümanlar İslamiyet hesabına sizi severler.
 
Salisen: Bu alemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’an’ın evamir-i kat’iyyesine imtisal etmekle, öteki alemde de o nurani güruha refik olmağa çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeğe muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.
 
Rabian: Bu millet-i İslamın cemaatleri -çendan bir cemaat namazsız kalsa, fasık da olsa yine- başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hatta umum Kürdistan’da umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beyt-üş Şebab aşairinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.
 
Hamisen: Enbiya’nın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garbda gelmesi kader-i ezelinin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathi kalır…
 
Sadisen: Hasmınız ve İslamiyet düşmanı olan firenkler dindeki lakaydlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hatta diyebilirim ki, hasmınız kadar İslama zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslamiye ve selamet-i millet namına, bu ihmali a’male tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihadcılar o kadar harika azm ü sebat ve fedakarlıklarıyla, hatta İslam’ın şu intibahına da bir sebeb oldukları halde, bir derece dinde laübalilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslamlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.
 
Sabian: Alem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle alem-i İslama hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, -alem-i İslama- dinen galebe edemedi. Ve dahili bütün fırak-ı dalle-i İslamiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkum kaldığı; ve İslamiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, laübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkarane, sinesinde yer tutamaz. Demek alem-i İslam içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslamiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş…
 
Saminen: Za’f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’anın zuhura yakın geldiği bir anda, lakaydane ve ihmalkarane müsbet bir iş görülmez. Menfice, tahribkarane iş ise, bu kadar rahnelere maruz kalan İslam zaten muhtaç değildir.
 
Tasian: Sizin bu “İstiklal Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve ali hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü’minindir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sağlam müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakarlığınızı takdir ederler. Ve, intibaha gelmiş en cesim ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslam namına zaruridir. Yoksa, İslamiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı müslimine tercih etmek, maslahat-ı İslama münafi olduğundan, alem-i İslam nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek…
 
Aşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helaket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lazım ki o yola süluk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksandokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevi olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksandokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?
 
Bahusus bu güruh-u mücahidin ve bu yüksek meclisin ef’ali taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakiki ve ciddi iş görülmez.
 
Şu inkılab-ı azimin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i alinin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslamiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç fakat an’ane-i müstemirre ile günde laakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek.

O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarikıyla olmayan şböyle bir kuvvet, inşikak-ı asaya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asa ise, وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا ayetine zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevi daha metindir ve tenfiz-i ahkam-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsi, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevi eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kamil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedi düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslamın şeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise düşmanı tevkif etmez, teşci’ eder…
 
نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
 
Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Darülfünununun te’sisi için uğraşmaktan kat’iyyen geri durmadı.
 
Bir gün meb’uslar heyetine der:
 
– Bütün hayatımda bu darülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadcılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilave ediniz…
 
O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, “Bunu meb’uslar imza etmelidirler” der. Bazı meb’uslar diyorlar ki:
 
– Yalnız; sen, medrese usuliyle, sırf İslamiyet noktasında gidiyorsun; halbuki şimdi garblılara benzemek lazım.
 
Bediüzzaman:
 
– O Vilayat-ı Şarkiye, Alem-i İslamın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanında, ulum-u diniye de lazım ve elzemdir. Çünkü: Ekser enbiyanın Şarkta, ekser hükemanın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, Şarkta her halde; millet, vatan maslahatı namına, ulum-u diniye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan müslümanlar, Türke hakiki kardeşliğini hissedemiyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız. Hatta bu hususta size bir hakikatlı misal vereyim:
 
Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulum-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Salih bir Türk, elbette fasık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddi fünun-u cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
 
– Ben şimdi, rafizi bir kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:
 
Eyvah! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatlı hamiyete çevirdim.
 
İşte ey meb’uslar!… O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum. Demek -farz-ı muhal olarak- siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde Şark vilayetlerinde din tedrisatına azami ehemmiyet vermeniz lazım.” (Tarhçe-i Hayat sh: 144)
 
Kaynak : Risale Ajans