Said Nursi Her Soruya Cevap Verir miydi?
A- A A+

Said Nursi Her Soruya Cevap Verir miydi?

İddia: Herhangi ilimden sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi. Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.
 
İddiaya Cevap: Zaten Bediüzzamanı, zamanının bedii yapan, onun bu harikulade durumudur. Unutkanlığı bilmeyen bir hafıza, en zor problemleri çözen bir zeka, keramet derecesinde ileriyi gören bir ön sezi, iman nuruyla bakan bir feraset.. Çocukluğundan beri yüzlerce alimlerin şahit olduğu bu durumu, tarihi bir realite olarak ortada dururken, bunu inkar etmeye yönelik çabalar, birer komik olaylar olarak gelecek neslin zihinlerine kazınacaktır.
 
• • •
 
İddia: "Hiçbir ulemadan soru sormazdı. Yirmi sene daima mucib kaldı. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkar etmem. Binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmime şüphe edenler var ise sorsunlar onlara cevap vereyim. Şu halde sormak şüphe edenlerin hakkıdır."
Said Nursi kırk sene evvel İstanbul’da iken, "kim ne isterse sorsun" diye, harikulade bir ilanat yapmıştır.
 
Böyle had ve hududu tayin edilmeyen, yani "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilanat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihatalı ve yüksek bir ilme sahip böyle bir İslam dahisi, Asr-ı Saadet müstesna şimdiye kadar zuhur etmemiştir.
 
O Zat-ı zihavarık; daha hadd-i büluğa ermeden bir allame-i biadil halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulumu ilzam ve iskat etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla tereddüt etmeden cevap vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık payesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve teveccühlerindeki derin feraset ve basiret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyle "Bediüzzaman" unvan-ı celilini bahşettirmiştir.
 
İstanbul’daki ikametgahının kapısında bir levha asılı idi: Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.
 
(...) o rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sebavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir." (Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, s.35)
 
İddia Sorusu: Hz. Peygamber (s.a.v.) bile böyle mutlak bir iddiada bulunmamıştır. İmam Buhari, Sahih’inde İtisam Bölümünün 8. Babını "Peygamber kendisine vahiy indirilmeyen konularda sual sorulduğunda 'Bilmiyorum' der yahut kendisine o konuda vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi. Peygamber (s.a.v.): 'Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!' (Nisa, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile de söz söylemezdi." şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud (r.a.)’ın şu sözünü rivayet etmiştir:
 
"Peygamber (s.a.v.)’e ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar sükut etti."
 
Nitekim aynı bapta, Cabir b. Abdullah (r.a.)’ın Hz. Peygamber’e bir soru sorduğu ve o konuda ayet ininceye kadar Resulullah’ın hiçbir cevap vermediği de rivayet edilmiştir. Bu konuda birçok hadis vardır. Örneğin:
 
Resulullah (s.a.v.):
 
"Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun mel'un olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum." buyurmuştur.
 
Cübeyr b. Mut'ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a:
- Ey Allah’ın Elçisi! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla öfkelenir, dedi. Resulullah:
- Bilmiyorum, Cibril (a.s.)’e sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek:
- Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de çarşılardır, haberini verdi.
 
İbn Mace de Sünen’inin Mukaddime’sinde "Reyden ve Kıyastan Kaçınma Babı" açmıştır ki, muradı Kitaba ve Sünnete dayanmayan şahsi arzulardan kaçınmak gerektiğini beyandır. Hemen her hadis kitabında bu anlamda bir bölüm vardır. İşte mezkur bapta rivayet edilen bir hadis:
 
"Şüphesiz Allah Teala, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla söküp almaz. Lakin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber alimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dini sorular sorulur, onlar da şahsi reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem halkı dalalete sürüklerler, hem de kendileri saparlar."
 
Bir keresinde Resulullah (s.a.v.)’a hoşlanmadığı bazı şeyler soruldu. Sahabiler bu soruları çoğalttıklarında Resulullah öfkelendi ve:
"Bana istediğinizi sorun!" buyurdu.
Resulullah’ın öfkelenmesinin sebebi, kendisine yöneltilen soruların "Babam kim?", "Devem nerede?" gibi sorular olmasıydı. "Bana istediğinizi sorun" cümlesi, Resulullah’tan işte böyle bir haldeyken sadır olmuştur. Yoksa Said Nursi’ninki gibi her soruya mutlak olarak cevap verme iddiası olmamıştır. Kaldı ki, kendisi Allah’ın Resulüdür, vahiyle muhataptır. Allah’ın bildirmesiyle kendisine sorulan sorulara cevap verebilir.
 
İddiaya Cevap: Hz. Peygamber (a.s.m)’ın soru sormalarından öfkelendiği imajını ön plana çıkarmak için özellikle bu hadisin gösterilmesi, Yine Buharide geçen ve öfkeden hiç bahsetmeyen rivayete yer verilmemesi, bir art niyetin göstergesidir. İşte o rivayet:
 
- Enes b. Malik anlatıyor: Güneş tepeye geldiğinde çıkıp öğle namazını kıldı ve minbere çıkıp kıyametten bahsetti ve orada vukua gelecek büyük olaylardan söz etti. Sonra “Herhangi bir şey sormak isteyen sorsun. Bilesiniz ki, bu yerimde durduğum sürece ne sorarsanız mutlaka onu size bildireceğim” diye buyurdu. Bunun üzerine insanlar hıçkıra, hıçkıra ağladılar, O da “Bana sorun” sözünü tekrar edip durdu. Derken, Abdullah b. Huzafe es-Sehmi, kalktı ve “Babam kim?” diye sordu. “Baban Huzafe’dir.” diye cevap verdi. Sonra yine defalarca “Bana sorun” sözünü tekrarladı. Bunun üzerine Ömer dizleri üzerine dikildi ve “Biz, Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, peygamber olarak Muhammed’e razı olduk.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m) bir müddet sukut etti, ardından şöyle buyurdu: “Şu anda bana cennet ve cehennem bu duvarın arkasından arz edildi / gösterildi; daha önce hayır ve şerri hiç böyle görmemiştim.”(Buhari, Mevakit, 11)
 
• • •
 
İddia: Allah Resulünün bile böyle bir iddiası olmadığı halde, Said Nursi nasıl olur da her soruya cevap verir, üstelik "tereddüt etmeden" ve "mutlak bir isabetle"?..
 
İddiaya Cevap: Hz. Peygamber (a.s.m) de bir insan olarak ancak Allah’ın bildirdiği şeyleri bilmesi kadar tabii bir şey olamaz. Daha vahiy gelmeden, bir konuda bir şey söylemesi düşünülebilir mi? Bediüzzaman –haşa- peygamber mi ki, o da vahiy bekleyip öyle konuşsun. O, bilgisini, vahiy olarak indirilmiş Kur’an’dan ve Kur’an’dan bilgilerini alan İslami kaynaklardan almıştır. İlmi doksan temel kaynağı hafızasına aldığı ve her üç ayda onları tekrar tekrar gözden geçirdiği bilinen Bediüzzaman’ın, bu harika ilmini hazmetmeyip onu çürütmek için her yola baş vuranın aklen ve kalben malul olduğunda tereddüt etmemek gerekir.
 
Bununla beraber, Abdullah b. Abbas’ın bildirdiğine göre, Yahudiler, Hz. Peygamber (a.s.m)’e gelip senden -peygamberlerden başkasının bilemeyeceği- bazı şeyler soracağını söyleyince, o da hiçbir kayıt koymadan “Dilediğiniz şeyi sorabilirsiniz.” dedi (Hafız Heysemi, Taberani’nin bu rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir (bk. Mecmau’z-zevaid, VI/314-315)
 
• • •
 
İddia: Her soruya cevap verme iddiası bir yana, alimlik iddia etmek bile zemmedilmiştir. Nitekim, İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: Resulullah’ın: " Ben alimim' diyen, cahildir." dediğini kesin olarak biliyorum.
 
İddiaya Cevap: Bunun manası: böbürlenerek, kibirlenerek, kendisini beğenerek insanlar arasında üstünlük taslamaya çalışan kişilerle ilgilidir. Bediüzzaman gibi cumhur-u ulemanın-hem ilmine hem de takvasına- saygı duyduğu bir şahsiyete karşı bunu söylemek, O'nun ilmine, takvasına, faziletine ve tevazusuna şahit olan kişileri de tamamen itham etmek ve onları yalancı durumuna düşürmek anlamına gelir. Din düşmanlarının dünyanın her tarafında zafer naraları attığı ve Kur'anı söndürmek için var güçleriyle çalışan mihrakların kol gezdiği bir ortamda, Kur'an namına ilmine merak uyandırmak ve sahip olduğu ilme itimat kazandırmak için böyle ifadeleri kullanmayı hikmet ve insaf dairesinde değerlendirmek gerekir. Çünkü, yeri geldiğinde alimin alim olduğunu söylemesi bir farz-ı kifayedir. Kaldı ki, Heysemi, bu hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir- bk. Mecmau’z-zevaid, 1/186
 
Üstad Bediüzzaman'ın şahsi aleminde ve Allah ile başbaşa kaldığı vakitteki portresine bir göz atalım:
 
“Ey Halık-ı Kerimim ve ey Rabb-i Rahimim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin, hem asi, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem alil, hem zelil, hem müsi’, hem müsin, hem şaki, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergahına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptela olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şanındır. Çünkü Erhamürrahiminsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergahına gidilsin. Senden başka hak mabud yoktur ki ona iltica edilsin.”(Lem'alar, On Yedinci Lem'a)
 
• • •
 
İddia: Abdullah İbn Mesud (r.a.) demiştir ki: "Ey insanlar, Allah’tan korkun! Sizden bir şey bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen de 'Allah bilir' desin. Zira, sizden birinizin bilmediği bir şey için 'Allah bilir' demesi de ilimdir.(...)"
 
İddiaya Cevap: Demek ki, Abdullah İbn Mesud (r.a.) da –bu ifadeyle - manen Bediüzzaman gibi allamelere, “Allah’tan korkun! Bir şey biliyorsanız, bildiğinizi çekinmeden söyleyin” diye tavsiyede bulunuyor. Bediüzzaman da bunu yapmıştır.. Bununla beraber, Risale-i Nur’da “en iyisini Allah bilir” cümlesi onlarca defa geçmiştir.
 
• • •
 
İddia: İmran b. Hıttan şöyle demiştir: "Ben, Aişe’ye ipek(li giyinmek) hakkında sordum. Aişe:
 
- İbn Abbas’a git, ona sor, dedi. İbn Abbas’a gidip ona da sordum.
O da bana:
- İbn Ömer’e sor, dedi. Ben de gidip İbn Ömer’e sordum.(...)"
 
Aişe ve İbn Abbas sahabenin alimlerinden olmalarına rağmen, sorulan her soruya hemen cevap vermemişler, soru soranı başkasına yönlendirmişlerdir.
Şureyh b. Hani mestlerin üzerine mesh meselesini sorunca, annemiz (r.anha) yine cevap vermemiş ve şöyle demiştir:
"İbn Ebu Talib’e git de ona sor! Çünkü o, bunu benden daha iyi bilir. O, Resulullah (s.a.v.)’la birlikte sefer ediyordu."
 
İddiaya Cevap: Kişinin bilmediğini daha iyi bildiğine inandığı bir kimseye havale etmesinden daha tabii ne olabilir ki... Bediüzzaman’ın bilmediği halde bir konuyu söylemekten çekinmediğini gösteren bir bilgi gösterilebilir mi?
 
• • •
 
İddia: İmam Gazali şöyle der:
 
Ahiret alimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer, sorulan her suali, Kur'an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: "Bilmem" der. Eğer, kendi içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyati tedbir olarak, varsa daha iyi bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük iştir. Haberde şöyle gelmiştir:
 
İddiaya Cevap: Bediüzzman’ın sorulan her suali, Kur'an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan bildiği bilgilerle cevabını vermiştir. Aksini iddia eden, delilini ortaya koysun. Başta İmam Gazali, diğer müçtehitler ve alimlerin verdikleri fetvalar, açıktan veya zımnen birer sualin cevabıdır. Bilgisizce bir konuda hüküm vermek ne kadar yanlış ise, bildiği bir konuda insanların ihtiyaç duyduğu bilgileri açıklamaktan çekinmek de o kadar yanlıştır.
 
• • •
 
İddia: "İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de 'Bilmem' demektir." (İbn Mace, Abdullah b. Ömer’den)
 
Şabi diyor ki: 'Bilmem' demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükut edenin alacağı mükafat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir.
 
Sahabenin ve ilk alimlerin davranışı böyle idi. Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emire git de, bu meseleyi onun boynuna geçir, derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud: Alimin kalkanı "bilmem"dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silahına hedef olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, alimin bazı meselelerde konuşup, bazılarında sükut etmesidir. Şeytan der ki: "Şuna bakın, bunun bu sükutu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır."
 
(...) Bazıları da: Hakiki alime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek, dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburi: Hakiki alim, suali cevaplandırırken, kıyamette "Bu cevabı nereden buldun" diye sorulacağından korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymi kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve: Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Aliye, er-Riyahi, İbrahim b. Edhem ve Süfyan-ı Sevri ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemaat çoğalınca dağılırlardı.
 
(...) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükut eder de ancak birine cevap verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükut ederdi. Fakihlerin "Bilmem" dedikleri, "Bilirim" dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevri, Malik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebu Leyla diyor ki: Bu mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.
 
(...) Bir de şimdiki alimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.
 
İddiaya Cevap:
 
Evvela; Bediüzzaman’ın soruların dokuzuna cevap veren İbn Abbas (r.a.)’a uymasının ne sakıncası vardır? Nitekim, hadis-i şerifte,“Sahabelerim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, doğruyu bulursunuz” buyurulmuştur.
 
Saniyen; Hz. Aişe, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Abbas; Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Abdullah B. Amr b. As gibi onlarca büyük sahabinin binlerce fetvasının bize kadar intikal etmesi, yukarıdaki ifadenin hususi bir bağlamda söylenmiş olduğunu göstermektedir. Bununla beraber, Bediüzzaman lakabıyla mümtaz bir şahsiyet olduğu dünya-alemce bilinen Üstad Said Nursi’nin kendi çağında “aranması gereken bir allame-i asır olduğuna” kendisini tanıyan ve –ön yargısız olarak-eserlerini okuyan binlerce İslam alimi şahitlik etmektedir.
 
Salisen; Abdullah b. Amr b. As’ın bildirdiğine göre, Hz. Peygamber(a.s.m) şöyle buyurmuştur: Kim kendisine soru sorulduğu zaman ilmini ketm ile, bildiğini söylemezse, kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir” Bu hadis sahihtir. (bk. Mecmau’z-zevaid, 1/163)
 
• • •
 
İddia: İmam Şafii dedi ki: Ben, İmam Malik’e kırk sekiz meseleden sorulup da, otuz iki tanesine "Bilmiyorum" diye cevap vermiş olduğunu biliyorum.
 
İddiaya Cevap: Başta İmamı Şafii olmak üzere, Mezhep imamları olarak İslam alimlerinin verdikleri sayısız fetvalar, -alimler arasında la edri=bilmiyorum sözünü fazla kullanmakla meşhur olan- İmam Malik’in bu ihtiyatlı prensibini kendileri için uygulamadıklarının kanıtıdır.
 
• • •
 
İddia: Selef-i salihinin bu güzideleri, kapılarına pervasızca "Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz" diye levha asanları görselerdi, acaba ne yaparlardı?...
 
İddiaya Cevap: Bediüzzaman’ın ahir zaman müceddidi olduğunu anlarlardı. Ayrıca, onun Hz. Ali’nin manevi evladı ve alem-i manada rihle-i tedrisinde oturup kendisinden ders alan özel öğrencisi olduğunu anlarlardı.
 
Nitekim, Hz. Ali; “Sorun, bilmediklerinizi bana sorun, benim gibisini bulup sormazsınız. (bu fırsatı değerlendirin, ben aranızda iken bana sorun)”(bk. Ebu Yala, Bezzar-Hafız Heysemi, hadisin sahih olduğuna işaret etmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, IV/269)
 
• • •
 
İddia: Hiç kimseye soru sormamanın hükmünü de yine asardan araştıralım:
 
Her şeyden önce Allah’ın Kitabı sormayı emretmektedir:
"Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!"
 
İddiaya Cevap: Bu ayette, -bilenlerin bilmeyenlere değil- bilmeyenlerin bilenlere sorması emrediliyor. “ soru sorma” levhasıyla ilgili bu tarihi realite de gösteriyor ki, bu asrın bir müceddidi olan Bediüzzaman hazretleri, sorulacak suallere cevap vermek makamındadır. Bediane ilmini ümmetle paylaşmak durumundadır.
 
• • •
 
İddia: İlim öğrenmenin fazileti hakkında o kadar çok hadis vardır ki, onları burada nakletmek mümkün değildir. İsteyenler hadis kitaplarının "İlim" bölümlerine baksınlar. Sadece soru sormak hakkındaki rivayetlerin birkaçını nakledelim:
 
"İlim hazinedir, anahtarı ise sualdir. O halde sorunuz ki, Allah da size rahmet etsin. Böylece sualle dört sınıf ecir kazanır: Soran, öğreten, dinleyen ve bunları seven."
 
İddiaya Cevap: Demek ki, insanların bir kısmı, soru sorar, bir kısmı –sorulara cevap vererek- öğretmenlik yapar, bir kısmı bu alimleri dinler, bir kısmı da bunları sever. İlimdeki unvanı Bediüzzaman, Allah’ın kitabını öğretmek uğruna yıllarca hapishaneleri Medrese-i Yusufiye yapan bir kahraman, insanların iman ve İslamiyet yolunda mesafe kat etmeleri için her şeyini feda etmiş bir müceddid-i zaman bir zat-ı mübareki bu hadisle vurmaya çalışmak, önyargının nasıl bir körlük virüsü olduğunun açık göstergesidir.
 
• • •
 
İddia: "Ulemadan sor! (...)"{Ramuz, 1/295. Hadisi Hakim rivayet etmiştir.}
 
İddiaya Cevap: Bu hadis-i şerif, Bediüzzaman gibi asrın en yüksek bir ilim dahisinden soru sorulmayı hazmetmeyenlere çok güzel bir şamardır.
 
• • •
 
 
 
İddia: Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v.), yanlış fetva verip arkadaşlarının ölümüne sebep olanlar için buyurmuştur ki:
"Onu öldürdüler. Allah da onları öldürsün! Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin şifası ancak sormaktır. (...)"
 
İddiaya Cevap: Ortaya koyduğu 130 risalesiyle harika bir ihya hareketini gerçekleştiren, açıkladığı iman esaslarıyla insanları manen yeniden dirilten Bediüzzaman’ı hadiste; cehaletlerinin kurbanı olarak bir adamın ölümüne sebebiyet verenlerden biri gibi göstermek çok büyük ve çirkin bir iftiradır.
 
• • •
 
İddia: İmam Gazali, bu konuda da şöyle demektedir:
 
Süfyan-ı Sevri, Askalan şehrine gitti. Orada bir müddet beklediği halde, kendisine bir şey soran olmayınca, "Bu diyarda ilim ölmüş, artık benim beklememe lüzum yok, vasıta temin edip gideyim." dedi. Şüphesiz böyle demesi, öğreticiliğin üstün değerine ve faziletine hevesi ve ilmin devamını sağlamak arzusundandı.
Ata, "Said b. Müseyyeb’i ziyaret ettim ve kendisini ağlar gördüm. Sebebini sorduğumda, kendisinden bir şey sorulmadığı için ağladığını söyledi" demiştir.
 
İddiaya Cevap: Bu iki menkıbe, alimlerin eskiden beri kendilerinden soru sorulup Allah rızası için o sorulara cevap vererek halka ve hakka hizmet etmek istediklerini gösterdiği gibi, aynı zamanda Bediüzzaman’ın da insanları kendisine bilmedikleri konuları sormalarını temin etmek, çağın ihtiyacı olan sorulara cevap verecek ilmi ehliyete sahip olduğunu göstermek için” burada her suale cevap verilir” levhasını asması, son derece doğru bir hizmet aşkı ve nazik bir davranış olduğunu gösteriyor.
 
• • •
 
İddia: Hz. Musa (a.s.)’ya "İnsanların en alimi kimdir?" diye sorulduğunda, "Benim" demişti. İlmi (Allah, en iyi bilendir diyerek) Allah’a havale etmediğinden dolayı, Allah onu kınayıp azarladı ve ona "Senden daha alim, kulum Hızır vardır." diye vahyetti. Musa, onu bulmak için yollara düştü. Ona sorular sordu. İşte "ulu’l-azm" bir resulün bile bu konudaki hali böyleydi...
 
İddiaya Cevap: Hz.Hızır peygamber olmadığı için elbette fazilette ve külli ilimlerde Hz. Musa ile kıyaslanmaz. Fakat,-Hz. Musa’nın bilmediği- bir takım hususi esrar-ı ilmiyeyi ona verdiğini Kur’an bize bildirmektedir. Hz. Musa’nın başından geçen bu hadise gösteriyor ki, Allah peygamberlere bile vermediği bazı ledünni ilimleri başka has kullarına verebilir, Kimsenin bu ilahi taksimata itiraz etme hakkı da yoktur. Şu bilinmelidir ki, haset her şeyden önce hasetçiyi yakar kül eder, kalp gözünü kör eder.
 
• • •
 
İddia: Hele yenilir yutulur cinsten olmayan şu cümleler, bin dört yüz küsur yıldır her ilim dalında birçok zahmetle yetişmiş İslam ulemasına karşı, büyük bir küfran-ı nimettir:
 
"Böyle had ve hududu tayin edilmeyen, yani "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilanat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihatalı ve yüksek bir ilme sahip böyle bir İslam dahisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir (Asr-ı Saadet müstesna)."
 
İddiaya Cevap: Bu sözler ve iddialar, ancak-Allah’ın peygamberlerine ve onların hakiki varislerine yaptığı özel ikramını, onlar hakkında gösterdiği sonsuz rahmetini, dilediği kimseye yapacağı ihsanlarını hazmedemeyen bir kişinin sözleri ve iddiaları olabilir...
Kaynak : Sorularla Risale