Risale-i Nur'da Tebliğ Metotları
A- A A+

Risale-i Nur'da Tebliğ Metotları

Tebliğ: Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olup onların Allah’tan aldıkları emirleri ve kanunları insanlara aynen bildirmeleridir.Peygamberlerden sonra bu kutsi görev alimlerdedir. Çünkü onlar peygamberlerin varisleridirler.
 
Kur’an-ı Kerim’de tebliğle alakadar pek çok ayetler mevcut. Biz numune olarak üçünü zikrediyoruz:
 
1- (“Ey Şanlı Peygamber!) Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et” (Maide 67)
2- “Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğdir.” (Maide 99) 
3- “Açık bir tebliğden ötesi bizim üzerimize vazife değildir.” (Yasin 17)
Peygamberimizin hadislerinde tebliğle alakalı pek çok hadis mevcuttur. Biz numune olarak aşağıya üç tanesini zikrediyoruz.
 
“Ey İnsanlar! Şüphesiz ki Yüce Allah beni herkese rahmet olarak gönderdi. O halde bana vekaleten tebliğ vazifesini yerine getirin.
 
“Bir insanın imanının kurtulmasına vesile olana Cennet vacip olur.”
“Allahın senin vasıtanla bir kimseyi hidayete kavuşturması, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır.” 
 
Risale- Nur’da tebliği üç ana maddede inceleyebiliriz.
 
Neyi Tebliğ Etmeliyiz? 
 
Kur’an’ın ulvi hakikatlerini ve imanın güzelliklerini, Risale Nur’daki güzel manalarla tebliğ etmeliyiz. Bu asrın manevi tabibi Bediüzzaman, Kur’an eczahanesinden almış manevi tiryaklarla ve bu asrın reçetesi olan nurlarla insanlığa bu hakikati tebliğ ediyor.
 
Niçin Tebliğ Etmeliyiz? 
 
Bu zamanın en büyük hastalığı iman zafiyeti olduğu için; “Şimdi en mühim iş, taklidi imanı tahkiki imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir. Her şeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kati bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç haline gelmiştir.” (Konferans, 9)Bu zamanda manen umumi bir seferberlik var. Eskiden farz- kifaye olan tebliğ bu zamanda farz-ı ayn hükmünde. Tebliği ihlasla ibadet olarak yapmak en büyük hedeflerimizden biri olmalı.
 
Üstadımız 17. Lema’da şöyle buyurmaktadır:
“Ubudiyet; emr-i İlahiye bakar. Ubudiyetin daisi emr-i İlahi ve neticesi rıza-yı Haktır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir.”Sıddık-ı Ekber (Radıyallahu anh) demiştir ki; “cehennemde vücudum o kadar büyüsün ki ehl-i imana yer kalmasın.”
 
Bediüzzaman, bu gayet ulvi seciyenin bir lemacığına mazhar olmak için “Birkaç adamın imanını kurtarmak için, cehenneme girmeye hazırım.” der. 
 
Şu sözler de Ona ait:
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemişte ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler.

Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de… Cemiyetin imanı, saadeti ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helal olsun…

Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsız kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül- gülistan olur.”
 
Nasıl Tebliğ Etmeliyiz?
 
İnsanların lakayt oldukları vakit tebliğde daha çok gayret ve ciddiyetle devam etmek gerektir. Risale -i Nur’un tebliğ tarzı “nezihane ve nazikane ve kavl-i leyindir.” ve “Tarik-i Hak’ta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifelerini düşünmek lazım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekatını ona bina ederek hataya düşerler. Madem hakikat budur. İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.

Meşhurdur ki; Bir zaman İslam kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlup eden Celaleddin Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler:
 
-Sen Muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek… O demiş;
 
“Ben Allah’ın emriyle, cihat yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek O’nun vazifesidir.”İşte O zat, bu sırr- ı teslimiyeti anlamasıyla harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. Evet insanın cüz-i ihtiyari ile işledikleri ef’allerinde, Cenab-ı Hakk’a ait neticeyi düşünmemek gerektir.

Mesela; Kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risale- i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaiflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor.

Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-u Ekrem Aleyhissalatü vesselam, “Peygambere düşen ancak tebliğ etmektir.” (Maide, 99) olan ferman-ı İlahiyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmemesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade say’ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş.

Çünkü, “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. (Kasas, 56) sırrıyla anlamış ki; insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.

Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de size ait olmayan vazifeye harekatınızı bina etmekle karışmayınız ve Halıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayın....”
 
Tebliğde iki önemli cihet.
 
1- Mülk Ciheti.
2- Meleküt Ciheti.
 
1- Mülk Ciheti: Yani zahire bakan cihet. Beliğ konuşma, mukni (İkna edici) ve müdellel (delilli ve ispatlı) konuşma. Bilgili ve mücehhez olmak. Peygamberimiz Aleyhissalatü vesselam “Bilgi hazinemdir.” hadislerinde belirtiği gibi. Tebessüm, güzel bir ses, kavl-i leyyin (yumuşak) davranmak ve konuşmak. Üstadımız “lisan-ı hal lisan-ı kalden üstündür.” demesiyle hal ve hareketlerimiz konuşmaktan daha ehemmiyetlidir.
 
Yüce Allah Peygamberimize Uhud harbinin sonuçları münasebetiyle şöyle bildirir:
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile yumuşak davrandın. Şayet sen kaba katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet. Bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış.” (Al-imran, 159)

Makam-ı tebliğde; insanları yargılamak değil insanları anlamaya ve çözmeye çalışmak, onlara Allah namına ahiret hesabına imandan gelen bir güçle yardım elinizi uzatmak ve dolayısıyla kendimizi kurtarmak. Hadiste geçtiği gibi “Bir insanın imanını kurtulmasına vesile olana cennet vacip olur.”
 
Muhataba göre konuşmak. 
 
Üstadımız Hutbe-i Şamiyede şöyle der: “Ey bu Cami-i Emevide bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüzü yakın ulema bulunan cemaata karşı benim misalim, medreseye giden bir çocuğun bir misalidir ki; o sabi çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arzeder.

Ta ki doğru ders almış mı? Almamış mı?

Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet bizler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslam milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum.”


Tebliğde ilk önce nefsimizden, hane halkından başlamak, sonra mahalle ve şehir… şeklinde daireyi genişletmek. (Meyvenin 4. meselesinde geçtiği gibi.)
 
2. Melekut Ciheti: Tebliğde iç alemimiz ne kadar saf ve temiz olursa, Allah muvaffak olmayı lütfeder. Tebliğde birinci muhatabımız nefsimiz olmalı. Çünkü, Üstadımız “Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.” demekle, en evvel baş düşmanımız olan nefsimizle mücadele etmeyi bize öğretmektedir. (21. Söz)Tebliğde şevkimiz kırılmaması için daha fazla sa’y ü gayret ve ciddiyeti muhafaza etmek.

Üstadımız “Öyle peygamberler var ki birkaç ümmeti olmuş veya hiç ümmeti olmamış.” der. 20. Lema’da, “Cenab-ı Hakkın rızası ihlas ile kazanılır. Kesreti etba ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünkü onlar vazife ilahiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen verilir. Evet bazen bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur…” denilir.
 
Peygamberimiz en büyük düşmanı Ebu Cehile onlarca kez tebliğ yapmış. Küfrün başı sonunda “Artık bana anlatma. Allah bana “peygamber sana tebliğ yaptı mı?” sorarsa ben senin lehinde şahitlik yaparım.” der.
Kaynak : Sorularla Risale