Risale-i Nur ve Tarihçe-i Hayat’ın Sırrı
A- A A+

Risale-i Nur ve Tarihçe-i Hayat’ın Sırrı

Bir meal okumakla Kur’an’ı dilediği gibi yorumlama yetkisine sahip olduklarını düşünenlerin elinden, diğer İslami eserler hakkında aynı şeyi yapmasına engel olabilecek birşey yoktur. Nitekim ümmetin kabulüne mazhar olmuş eserlerin hemen hemen hepsi, halk üzerindeki tesirlerine mütenasip bir şekilde, yorumcuların cazibesini çekegelmiştir. Risale-i Nur’un maruz kaldığı sadeleştirme teşebbüsleri gibi, “yorumlama” adı altında birtakım telakkilerin tesir alanına çekilme teşebbüslerini de bu manada değerlendirmek gerekir.
 
Önce bir noktanın altını çizelim:
 
Kur’an hakkında söylediklerimiz Kur’an-ı Kerimin her türlü yoruma kapatılması manasına gelmeyeceği gibi, Risale-i Nur hakkında söyleyeceklerimiz de, bu eserlerin hiçbir şekilde yorumlanamayacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Bizim burada karşı çıktığımız şey, Risale-i Nur’un hizmet tarzını “yorumlama” şeklinde değiştirme teşebbüsleridir. (Gerçi Risalelerin yorumlanmasında aranacak ehliyet şartı da başlı başına bir konudur; fakat şimdilik bu konuya girmiyoruz.)
 
Risale-i Nur’un formülü
 
Herşeyden önce, Risale-i Nur’dan söz ettiğimiz zaman sadece bir kitap külliyatından söz etmediğimizi belirtmek gerekir. Risale-i Nur,
 
(1) merkezinde Kur’an ve Sünnetten beslenen bir kitap külliyatı bulunan,
 
(2) bunun yanı sıra bu eserlerin müellifini
 
(3) ve talebelerini de içine alan, üçlü bir yapının adıdır.
 
Bu üç rükünden hangisini ihmal edecek olsanız formül bozulur, bugüne kadar sayısız kahramanlık destanlarıyla beraber yaşanagelen ve gerek ülkemize, gerekse bütün dünyaya mührünü vuran o harikulade iman inkılabı ruhlar üzerindeki tılsımını kaybeder.
 
Yaşayan Risale-i Nur
 
Bu yapının merkezinde kitabın bulunduğunda herkes müttefik olduğu için, üzerinde ayrıca durmaya gerek görmüyoruz. Müellif Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini ise, kitaptan ayrı bir şekilde düşünmemek gerekir; hatta onu “kitabın yaşayan versiyonu” yahut “yaşayan Risale-i Nur” olarak adlandırmak daha doğru olur. Zira eserlerinde dile getirdiği hakikatlerin uygulamasını en muhteşem şekilde biz onun hayatında buluyoruz. Bunun sonucu olarak da, eserlerinden yola çıktığımızda onun hayatına, hayatından yola çıkarsak eserlerine varıyoruz diyebiliriz. Risalelerde benzerine rastlanabilecek belki yüzlerce misalden, Ayetü’l-Kübra’nın Mukaddimesindeki şu satırlar, sanırız, bu gerçeği müşahhas bir şekilde herkese göstermeye yetecektir:
 
Bu Yedinci Şuanın İkinci Makamında, on dokuz daireden altıncı bir daire olan eşcar ve nebatatın şehadetlerini Ramazan’da dinlerken, hayal gözüyle gördüm ki, ağaç ve nebatlardan her birinin yaprak ve çiçek ve meyveleri kendilerine mahsus lisanlarıyla La ilahe illa Hu dedikleri gibi, ağaçların dahi kendi lisanıyla onları şahit göstererek daha yüksek bir La ilahe illa Hu söylediğini ve umum ağaçların nev’i dahi kendi lisanıyla kelime-i şehadet getirdiğini hayalimle gördüm ve işittim desem, bir hayaldir denilmez. Belki o derece parlak bir hakikattir ki, hayali dahi kendine meftun edip hakikat hesabına çalıştırdı.
 
Ben kendi kendime namazın arkasında her bir La ilahe illallah dedikçe, fikrim o dairelerden her birisinin büyük ve külli ve en kuvvetli bir tarzda getirdiği şehadet kelimesini ve La ilahe illallah tevhidini dinler, belki müşahede eder. Güya her bir dairenin, mesela arzın şehadeti arz kadar kuvvetli ve büyük ve zahir bir surette hayale görünür. Onun için, bu Yedinci Şuada “bişehadeti azameti…” ilh. ve “bimüşahedeti azameti ihatati…” ilh. fıkraları çok tekrar ederler. Bu Şua gerçi Risale-i Münacat’a benziyor ve aynı tarzda gitmiş; fakat benim için bu Şua müşahedat suretinde ve aynelyakin tarzında göründüğünden, daha kuvvetli, daha yüksek, daha tatlı, daha nurludur.
 
Tarihçe-i Hayat’ın sırrı
 
Risale-i Nur’un hangi sayfasını açsanız, yukarıdaki örnek gibi, yaşanmış bir hayatın akislerini orada bulursunuz. Ayetü’l-Kübra hangi seyyahın müşahedatı ise, Dokuzuncu Söz de aynı seyyahın kıldığı namazın tasviridir. Veya konuya diğer taraftan yaklaşarak, Dokuzuncu Sözüün açıklaması için Üstadın hayatına da gidebilirsiniz. Uhuvvet veya İhlas Risalelerinin nasıl yaşandığını anlamak için yine Üstadın hayatına bakmak yeterlidir. Sözün özü:
 
Risale-i Nur tecessüm edecek olsa, Bediüzzaman Said Nursi olarak ete-kemiğe bürünür. Bediüzzaman kitap satırlarına döküldüğünde olsa Risale-i Nur Külliyatı olarak görünür.
 
Üstad, talebeleriyle sabah derslerinde Külliyatı baştan sona devrederken Tarihçe-i Hayat’ı niçin iki defa okutuyordu dersiniz?

Ümit Şimşek
Kaynak : yazarumitsimsek.com