Mustafa Sungur Ağabey'in Son Günleri
A- A A+

Mustafa Sungur Ağabey'in Son Günleri

Mustafa Sungur ağabey ile beraber uzun yıllar hizmet eden Sabri Okur ile merhum Mustafa Sungur ağabey başta olmak üzere Risale-i Nur hizmetleri konularında röportaj yaptık. İşte o röportajın ayrıntıları..

Merhum Mustafa Sungur ağabey hastaneye yatmadan evvel ki son anına kadar ne yapıyordu nasıldı durumu ahvali ?
 
En son İzmir'de Üstadımızın talebelerinden Mustafa Birlik ağabeyin vefat haberi geldiğinde ertesi günü cenazesine katılmak için hazırlık yapıyoruz.
 
Sungur ağabeyin yanına gittim biraz rahatsızdı az ateşi yükselmiş ve hatta o zaman ilk defa gördüm gözü hafif çatallaşmış gibiydi yani benimle konuşuyor ama bana bakarken hafif gözü kayıyordu ve o sırada yemekte yiyordu ona çok hayret ettim. Hem benle konuşuyor hem yemek yiyordu o en hastalıklı haliyle.
 
Kardeşlerde dediler ki Sungur abi hasta hatta bir doktor ağabey var “Said abi” o geldi baktı.
 
Sungur abi rahatsız ama Sungur abi Said beyi görünce hemen dedi “Neye geldin?”
 
Sungur abi zannetti ki hemen hastalığını tedavi teşhisi için geldi. Bende baktım iş biraz ciddi dedim Said abi de ki 'Öyle selam vermeye geldim'
 
“Abi sizin halinizi hatırınızı sormaya geldim” diyince Sungur abi de “Tamam o zaman hoş geldin sefalar getirdin” diye iltifat etti.
 
 
Yani o anda dese Said abi “ Abi hastasınız sizi hastaneye götürelim” Sungur abi tepki gösterecek.

Sungur abi katiyen hastalığın tahakkumü altına girmezdi yani tamamen hastalık onun peşinden sürünür gelirdi.
 
Sungur abi için hastalık bahane değildi. Çünkü Bayram abidende duymuştum Üstad 3 şeyi kabul etmezmiş.Hastalık, havalecilik, ve tembellik.
 
Yani “ahh ıhh Üstadım hastayım” desen kabul etmezdi.
 
Havalecilikte ise “Üstadım bunu falan kişi yapacak” onu bunu da kabul etmezdi.
 
Tembellikte ise “Üstadım işte biraz yorgunum” bunu da asla kabul etmezdi.
 
Üstadın bakıyorsunuz hayatına en hasta haliyle bile ayakta.. Üstad hazretleride böyle yetiştirmiş ağabeyleri.
 
Ondan sonra dedim ağabey böyle böyle Mustafa Birlik ağabey vefat etmiş.
 
Sungur abide hazırlanıyordu İzmir'e gitmek istiyor. Ben haline baktım şimdi desem ki abi siz gelemezsiniz olmaz. Sungur ağabeydir gelemezsiniz diyoruz çıkıyor geliyor.
 
Birazda iş inada biniyor gibi olmasın böyle birazda nazikane “Abi ne yapalım biz gidelim mi ?” diye sordum. Dedi ki “ Gidin tabi ya çok iyi olur.” Çünkü biz izinsiz gidemiyorduk biryere onu söyleyeyim.
 
Şimdi Sungur abi gidin demese gidemeyecekdik. Ondan sonra “Ben ne yapıyım” dedi. O sıra hem konuşuyor hem yemek yiyor.
 
Dedim “Ağabey siz böyle acaba zorlanmaz mısınız”
 
Sungur abi “Hiç zannetmiyorum” dedi. Çok hayret ettim o cümleye.
 
Kardeşlerde çantaları hazırlamışlar ama Sungur abinin hasta hali belli. Neyse Sungur abi bize izin verdi siz gidin bizde çıktık gittik.
 
İzmir'deyken bir gün sonra ya da aynı akşamına Sungur abi biraz daha rahatsızlanmış hastaneye kaldırmışlar. Hatta ilk hekimler gelmiş o zaman başhekimi aramış demişler böyle olmaz mutlaka hastanede tedavi görmesi lazım falan o zaman ambulans gelmiş ve hastaneye götürmüşler.
 
İşte o zamana kadar en son hastaneye kaldırılacağı güne kadar hafızası muhakemesi dörtdörtlüktü.
 
Ben hiçbir zaman ne duydum ne gördüm Sungur abinin hafızasının ve muhakemesinin değiştiğini. Hasta halinin en kötü anında bile her şeyi hatırlıyordu.
 
Mesela bu hususta gerçekten insanlar acayip işte... Sungur abi için bir ara öyle bir şey çıktı. Yani Sungur abi güya işte ne dediğini bilmiyor aklını böyle yitirmiş öyle böyle diye..
 
Halbuki bir hatırada Üstadımız Zübeyir abi ile Sungur abiye demiş “Ben size aklımı da veriyorum” O mahalde bir hatıra yani. Aklımı ikinize veriyorum. Yani hizmetteki tedbir açısından.
 
Bir gün diyor Sungur abi biz böyle Üstad ve Zübeyir abi ile kayık içinde gidiyoruz. Şimdi Üstadın testisi var eşyaları var sepeti var.
 
O sıra Zübeyir abi etrafa bakıyordu. Üstad onun kafasına parmağıyla dokundu eşyalarını işaret etti yani sen bunlara bak bunlara sahip çık mahalinde.
 
O öyle yapınca Sungur abi diyor ben de öyle sepete eşyalara bakıyorum Üstad parmağıyla benim kafama vurdu. Parmağıyla işaret etti böyle. Sen kainatı tefekkür et diye.
 
Sungur abi o döneminde hatta senin düşünemediğin şeyi bile söylüyor. En ızdırablı haliyle ha. Kendi derdiyle bile meşgul değil. Kendi derdini değil senin derdini düşünüyor o anda.
 
Hastaneye kaldırıldı. Bizde geldik gittik tabii o ara yoğun bakımda ve beyinde bir damar tıkanmış dediler. Onu açmaya çalışırken birkaç kez girdik yanına ziyaretine fakat Sungur abi ne hikmet ise hastanede ya konuşmadı ya konuşmak istemedi.
 
Yani biraz rahatlamışdı böyle sanki tefekkür ediyor. Böyle bize bakıyor ama borular ağzında burnunda falan borular olduğu için pek konuşmadı ya da konuşamadı. Bizde konuşturmak istemedik. Fazlada yanına yaklaşmadık çünkü dediler yoğun bakımda enfeksiyon kapma riski var. Öyle uzakdan bakışırdık yani.
 
Hakikaten o ara dediler enfeksiyon kapmış. Malum ondan sonra yoğun bakımdaki vefatından 5 - 10 dakika önce Diyanet İşleri Başkanının gelme hadisesini duymuşsunuzdur. Diyanet İşleri Başkanına müteveccih olmuş, 20 gündür gözlerini açmayan Sungur abi o anda gözlerini açıp selamını alıyor tanıyor.
 
Ondan sonra 7-8 veya 10 dakika içinde vefat etti. Rahmete gitti.
 
Vefatıda o kadar rahat oldu ki. Başındaydık bizde kapının önündeydik. Diyanet işleri Başkanıyla ilgileniyorduk. Sungur abi hiç ıh mıh yok.. Öyle kemali rahat ile sanki böyle uyursun ya mışıl mışıl uykuya dalarsın ya öyle ruhunu teslim eyledi.
 
Cenazesinide görünce hiç tahmin etmiyorsun yani Allah Allah Sungur abi vefatmı etmiş bilmiyorsun yani o kadar canlı bi cenaze ki.
 
Velhasıl böyle bir Üstad bırakmaz talebelerini hasta halleriyle yok aklını yitirsinler hafızasını yitirsinler gibi.. Madem Cenab-ı Hak Üstadımıza böyle bir tasarruf vermiş. Üstadımızda bu tasarrufu herhalde bu manada en yakın talebelerinede verecek çünkü Üstadımız buyurmuş “Sungur benim hayatım senin hayatınla devam edecekdiye.
 
Bunda bi kaç sır var. Mesela biz buna hep ne derdik Sungur abinin gittiği yerde sanki Üstad var. Öyle bir canlılık ki siz hiç Sungur abinin dersindeki canlılığı başka bir yerde gördünüz mü?Mümkün mü ya böyle herkes aynı sanki feyz havada uçuyor. Öyle bir canlılık
 
Misal olarak biz bunu böyle düşünüyorduk Üstadın namına Sungur abi böyle yani gerçekden çok muazzam mesela hizmetlere imza attı diyelim.
 
Bugünkü tabir ile efendim Üstad namıma gidilmeyen yerlere gitti. Üstadımın “İşte seni Rusyaya göndereceğim, Rusyaya git” ila ahir işte birçok mesele
 
Birde biz yeni keşfettik Sungur abinin vefatıyla. Üstad tam hicri 84 miladi 87 yaşında vefat etti. Sungur abide tam 84 yaşındaydı. Yani 29 /9/1929 doğumlu eylül ile sungur abi 83 bitti 84' e girdi. Sungur abi malum 1 Aralıkta Hakkın rahmetine kavuştu. Tam 84 yaşından 1.5 ay falan sonra yani o da Üstadın hayatına mütabık geliyor.

Üstadın zamanında etrafında o kadar insanlar vardı. Fakat hizmetinde sadece bir kaç talebesi bulundu bu hususu nasıl anlayabiliriz?
 
Şimdi şöyle söyleyeyim biz şuna inanmışız bu Ağabeylerde yani manevi bir sır var. Bu manevi sır da nereden geliyor?

Şüphesiz Risale-i Nur’dan ve Üstaddan geliyor değil mi? Şimdi Üstad biliyorsun herkesi hizmetine almamış bırak herkesi hizmetine almayı gelen herkesi yanına almamış.
 
Risale-i Nurla alakadarsa almış öyle değil mi yani? Yani Üstad’a her gelen görüşebiliyor mu? Görüşemiyor değil mi?

Hatta Sungur abinin babası Üstad’a gittiği zaman kapıyı Bayram abi açıyor diyor ki Bayram abi “siz kimsiniz” Sungur abinin babası “Ben şeyhinizle görüşeceğim senin şeyhin bilir bilmesi lazım” nüktedan birisi olduğundan eğer şeyh ise falan böyle şey tarzında acaba kerameti var mı yok mu veya şey mi o mahalde.
 
Tabi üstten Üstad haber gönderiyor gelsin diyor. Telefon yok bir şey yok yani Üstad manen hissediyor Sungur abinin babası olduğunu.
 
Yani gelenleri bile Üstad kimdir nedir nasıldır ona göre muhatap olurken. Yanına aldığı alacağı talebeleri ona göre elbette Cenab-ı Hak’ın Kader-i Ezelide Üstadımıza talebe tayin edip etmediğini de yine Cenab-ı Hak üstadımıza hissi kalbel bildiriyor.
 
Biz öyle anlıyoruz yani halden ahvalden. Çünkü  malum çok insan Üstadımıza öyle hizmetinde kalmak için müraacat edince Üstadımız kabul etmiyor.
 
Mesela hususan Bayram abiyi misal vereyim. Bayram abi diyor “Benim kalmaya pek niyetim yoktu. Çünkü validem vardı köyde beraber kalacaktık.”
 
Üstada durumunu söylüyor “Üstadım köyde kalacağım annemin yanında” hatta gittim köye de diyor.
 
Üstad gelmiş köyüne evinden alıp getirmiş. Hiç duymuş muydunuz bunu mesela? Ama bununla beraber çok insan kalmak istiyor Üstad kabul etmiyor.
 
Yani, bütün bunlar neyi gösteriyor? Haa Üstada Cenab-ı Hak onun hizmetini devam ettirecek meslek meşrebini devam ettirecek talebeleri Üstadımıza ihsan ediyor yani.
 
Bunlarında kimler olduğunu yani az çok görüyoruz biliyoruz Risale-i Nur'lardan.
 
Şimdi siz buna delil ve hüccet gerekir diyebilirsiniz. Bu konuda delil hüccet ne? Başta Keramet-i Aleviye de İmam-ı Ali'nin değil mi Risale-i Nur'a işaretinde ve işte Abdülkadir Geylani Hz.'nin Risale-i Nur'a işaretinde bir nevi bu ağabeylerede var.
 
Abdülkadir Geylani “taişu saiden” yani maişet hususunda saadetli yaşayacağına. “Lillahi muhlisen” yani Hulusi gibi diyor. Yani Allah için ama orada Hulusi gibi efendim muhlis talebeler Sabri gibi takdir edici yoldaşlar sana verilmişti. Hatta kürt Bekir beye mesela Bekir abiye işaret. Yani talebelerine hep işaretler var.
 
Abdülkadir Geylani hazretleri 800 sene önceden hem Risale-i Nuru görüyor hem Üstadı görüyor hem Üstadın etrafındaki halkayı görüyor.
 
Bunlar yani gösteriyor ki kainatta bir yaprak tesadüfi olmadığı halde nasıl böyle muazzam bir dava ahir zamanın en muazzam davası ki Kur’an 33 ayetiyle işaret etmiş Böyle bir davanın fertleri tesadüf olacak olur mu? Kesinlikle öyle bir şey olamaz.
 
Hatta ben bunu teyiden bir hatıra da burada nakledeyim:
 
İslamköylü Hasan amca var geçen Hakkın Rahmetine kavuştu cenazesine gittik. Bu Hafız Ali abinin talebesi. Hafız Ali abinin talebesi üstadla da çok görüşmüş yani çok defalar dersinde bulunmuş Üstadın. Bir gün diyor Üstada gittim baktım diyor böyle çok feyizli bir sohbet bir şey oldu diyor.
 
Böyle içimden geçti ki ya ben bazı köylüleri de getireyim beraberimizde onlar da istifade etsinler üstadtan diye. Çok hoşuma gitti oradaki hava.
 
Benim kalbimden geçiyor böyle .. Üstad birden dedi “kardeşim bana hiç kimseyi getirme. Benim talebelerim Kader-i Ezeliden bellidir.”
 
Bak talebe getirme diyor bana kimseyi getirme benim talebelerim Kader-i Ezeliden bellidir onlar gelir beni bulur demiş Üstad.
 
Yani gerçekten bakıyorsun Arjantinde ki adam geliyor Üstadı buluyor. Amerika da ki adam geliyor Üstadı buluyor. Bizim Üstadın dibindeki adam bakıyorsun ki Üstada ajanlık yapıyor öyle söyleyelim yani şey için demiyorum yanlış anlaşılmasın yani Üstadı takip ediyor hal ve hareketini rapor ediyor.. Adam Üstadtan habersiz.. Yani bilmiyor ki kimi takip ediyor ne için neyi takip ediyor.
 
Yani insan ne anlıyor bu durumlardan? Demek ki bu hizmette her şey kaderle bir..

Risale-i Nur'u anlayamıyorum veya anlaşılmıyor diyenlere ne diyorsunuz?
 
Bizzat Hüsnü Bayram abi ve Sungur abiden dinledim ortak hatırasıdır:
 
Ahmet Feyzi abi Gençlik Rehberini getirmiş ve Üstadım demiş bu Gençlik Rehberini bugünkü gençler anlamakta zorlanıyor. Bakın o zaman da aynı problem yani bazı kelimeleri tam anlayamayabiliyorlar bunun altına bir lugat veya az bir şey yapsak böyle izah gibi falan diyince..
 
Üstad öyle hemen dememiş birden yok.. Yani Üstad önce bir dinliyor adamı muhatabını.
 
Demiş "Olur." Hemen ardından “Fakat Risale-i Nur yüksek İmani tefekküri dersi verdiği için onu okuyan talebe o anda nazarını hakikatten kaldırıp alttaki lugata bakar mana bozulur. Onun için ben izin vermiyorum” demiş. Bak alta lugat yazmaya izin vermemiş Üstad.
 
Bir de Ahmet Feyzi abinin Üstadım hani Gençlik Rehberini biraz izah etsek azda olsa sözüne.
Üstad demiş “ O zaman kardeşim kendi ismini yazarsın kitabın üstüne.” Yani benim ismimi değil de kendi ismini yazarsın o benim kitabım olmaz o zaman demiş.
 
Risale-i Nur'da şöyle bir sır var onu herkesin bilmesi lazım.
 
Risale-i Nur Kur'an-ı Hakim'in bu asrın fehmine uygun bir dersi olduğu için Risale-i Nur'da Üstad tecelli ediyor.
Yani o kitap öyle normal bir kitap değil ki.. Akla, kalbe, ruha ve sırra letaife hitap eden bir kitap.. 
 
Bir insan Risale-i Nur okuduğu zaman karşısında Üstadı görüyor. Onu artık Üstadla baş başa bırakıyor. Onun kalbini Üstad ikna ediyor. Sen boşuna uğraşmayacaksın. Sen Risale-i Nur'u perdesiz o zata vermeye gayret edeceksin.
 
Hizmet mi etmek istiyorsun? Risale-i Nur ver..
 
Hizmet mi etmek istiyorsun? Nur dersaneleri aç..
 
Hizmet mi etmek istiyorsun? Üç derse gidiyorsan beş derse git..
 
Hizmet mi etmek istiyorsun? Yirmi sayfa okuyorsan günde 100 sayfa oku.
 
Yani hizmetin sınırı yok ki..
 
Ama hizmet deyip mukaddes hizmeti böyle başka şeyleri içine dahil ederek kendi kasır fehmimizi noksan fikrimizi efendim istikbali hatta yarını görmeyecek basiretimizi işin içine koyduğumuz zaman ne olur Allah muhafaza o hizmete güya fayda veriyoruz iyilik yapıyoruz sanırız aslında zarar veririz.
 
Hani bir tabir var halk arasında ne diyorlar “gölge etme başka ihsan istemez” yani bu Nur dairesinde herkes bunu bilsin ki Risale-i Nurlarla şerefleniliyor. Hiç kimse Risale-i Nur'u şereflendirmiyor.
 
Kimse gölge yapmasın. Bilsin ki biz burada sadece bu hakikati eğer kardeşlerimize perdesiz ulaştırabilirsek bizim için en büyük bahtiyarlıktır ve en bunu büyük bir bahtiyarlık addetsinler. İşte ağabeylerin bir özelliği varsa belki de en mühim özelliği budur.
 
Kendi akıllarını kalplerini ruhlarını hepsini Üstada kilitlemişler. Kardeşim Üstad böyle demiş vesselam. Sungur abiden öyle gördük. Biri gelse dese abi şöyle yapsak böyle hizmet olur mu? "Kardeşim biz Üstadtan böyle bir şey görmedik" der keser atar. Ve Üstadtan görmüşse "Üstad bize böyle derdi" der. Yani tamamen Üstad ve Risale-i Nur eksenli.
 
Ha vesselam eğer böyle yapabileceksek buyurun yapalım. Ama böyle yapamayacaksak hiç boşuna böyle bu hizmetin içine başka şeyler girdirip de hizmetin şeklini mecrasını değiştirmeyelim. 

Kaynak : Risale Ajans