İhtar İle İlham Arasındaki Fark
A- A A+

İhtar İle İlham Arasındaki Fark

Bazı kesimler, Bediüzzaman Said Nursi'nin Risalelerde kullanmış olduğu ifadeleri eleştirmektedirler. Bana ihtar edildi diyen Üstadın bu sözünü sanki bana vahiy gelmiş gibi göstermek isteyenler olduğunu görüyoruz. Peki bu sözü nasıl anlamalıyız?

Bediüzzaman'ın ilim hayatını nazara aldığımızda, kısa süre içerisinde doksan kitabı ezberlemiş ve bunları kendi aleminde mezcedilmesi neticesinde, hakikatın değişik nüanslarla kalbe geldiğini ifade etmektedir. Aşağıdaki pasajlar, kalbe gelen manaların ne şekilde geldiğini gözler önüne sermektedir.
 
"Elli altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki, değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tetkike vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekalardan mürekkep bir ehl-i tetkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda telifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde bütün derin hakaik, temsilat vasıtasıyla, en ami ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu, büyük Alimler "Tefhim edilmez" deyip, değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar."
 
"İşte, en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en ami bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve 'Zahir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor.' diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o su-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu harika teshilat ve suhulet-i beyan, elbette, bilaşüphe, bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevisinin bir cilvesidir ve temsilat-ı Kur'aniyenin bir temessülüdür ve in'ikasıdır." 
 
"Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem 'Huz ma safa.' derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler:
 
"Sözlerin iyi anlaşılmıyor?"
 
"Bilirim ki, kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. Şuaat ve şu kitapta mütekellim, aciz kalbimdir. Muhatap, asi nefsimdir. Müstemi, müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayetü'l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü'n-Nebiyi Şuaat'ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin layühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı akliyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim. ''
 
Burada kendi kalbini bir ayine gibi göstermekte, kalbe mana nasıl gelmişse o şekilde aksettirfiğini ifade etmektedir.
 
"Risale-i Nur'un mesaili, ilimle, fikirle, niyetle ve kasti bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlakayla sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor. Bu dokuz berahine şimdi ihtiyac-ı hakiki kal  mamış ki, telife sevk olunmuyoruz."
 
Bir insan kasden bir makale veya bir mektup yazsa, ilmi kariyeri yüksekte olsa yine "şurası olmamış, şurayı düzelteyim, şunu ilave edeyim" diye bir takım düşüncelere girer. Halbuki Risale-i Nurların kalbe nasıl gelmişse hiç değiştirilmeden yazıldığını son şahitler kitabında bir çok Risale-i Nur katibi söylemektedir.
 
"Cumhuru, bürhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidinin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'an'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı."
 
"Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebei olarak lazıma intikal eder ve lazımın lazımına tabii olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiidir."
 
"Mesela, hükmün me'hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'an ise, lazımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lazımın lazımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal lazımı tahattur eder. Lazımın lazımını nadiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan lakaytlığa alışır, cumudet peyda eder."
 
"Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'an gösterilseydi, zihin tabii olarak müşevvik-i imtisal ve mukız-ı vicdan ve lazım-ı zati olan kudsiyete intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı." 
 
Yukarıda Risale-i Nurların muhtelif yerlerinden alınmış pasajlarına dikkatle baktığımızda, gerek ilhamat gerek sünuhat ve zuhuratın gerekse de ihtaratın birbirlerinin mütemmimi olan manalar olduğunu görürüz. İlham direkt Cenab-ı Hakk'ın sebeb tahtında herhangi bir şey olmaksızın, sevdiği kulun kalbine ikram ettiği manalardan müteşekkildir. Allah tarafından feyiz yoluyla kalbe gelen mana. Düşünmeye dayanmaksızın kalbe doğan ilimden ibarettir.
 
Bediüzzaman Hazretlerinin "zuhurat" olarak ifade ettiği mana ise ikiye ayrılmaktadır:
 
a. Herhangi bir kasd veya düzen ve intizama tabi olmaksızın, kendisinin hareket ettiğini (tabi bunu abdiyet makamında söylediğinden, bu bir hakikattır. Ama bizim nazarımıza yansıyan, Üstad'ın ilim hayatı buyunca ilmi istif ederken ne kadar intizamlı olduğunu Emirdağ Lahikası'ndaki şu parağraftan anlamaktayız:
 
"Manevi nurun, ilim suretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'isi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen manaları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor."
 
b. Zuhurat, birden oluveren şeyler, hesapta olmayan umulmadık hadiseler anlamına gelmektedir.
 
İhtarat ise, hatılatmak, dikkati çekmek, tenbih anlamına gelmektedir. Yine kalbe gelen doğuş ve ilhamı da içine almaktadır. Lem'alarda geçen şu ifade;
 
"Nasılki çoban gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır." ihtarata güzel bir örnektir.
 
Netice olarak; ilhamat, sünuhat, zuhurat ve ihtarat tabirleri, bir şirketin dört ortağı gibi aralarında çok büyük bir mana farkı olmayıp Risale-i Nur hakikatlarının ehli imana ulaştırılmasında, Bediüzzaman Hazretlerinin kalbine gelen manaların birbirine yakın tabirlerle ifade edildiği kelimeler toplamıdır diyebiliriz...
Kaynak : Sorularla Risale