Hafız Ali Ağabey'in Üstadımızın Yerine Ölmek İstemesi
A- A A+

Hafız Ali Ağabey'in Üstadımızın Yerine Ölmek İstemesi

Barla sıddıklarından Hafız Ali (Ergün), 1898 yılında İslamköy’de dünyaya geldi.Risale-i Nur’la tanışmadan önce üç-dört sene Dinar köylerinde imamlık yaptı. Hafız Ali bir yandan imamlık yaparken, diğer yandan da insanlara Kur’an okumayı öğretiyordu.
 
Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde bile onun talebeleri hiçbir zaman eksik olmadı. Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra ise, meşguliyetlerine bir de Risalelerin yazılması ve dağıtılması eklendi.
 
Hafız Ali, hayatını vakfettiği Risale-i Nur’u el yazısıyla yazarak çoğaltan ve bu konuda gayret gösteren kahramanlardan biridir. Bediüzzaman, Eskişehir hapsinden çıkıp Kastamonu’ya sürgün edildikten sonra İslamköy ve çevresi Nur Talebelerinden bir heyet teşkil etmiş ve durmadan çalışmıştır. Bediüzzaman, Nurların en çok yazılıp çoğaltıldığı yerlerden birisi olan İslamköy’ünü “Nur fabrikası” olarak vasıflandırmış, Hafız Ali’nin de ihlas ve hizmetlerinden dolayı o fabrikanın sahibi olduğunu belirtmiştir.
 
İslamköy’ü kendi köyü olan Nurs’la bir tutan Bediüzzaman, bu beldeye ve Nur Talebelerine çok iltifat etmiş ve ilgi göstermiştir.
 
Bediüzzaman Kastamonu’ya sürgün edildikten sonra yazdığı risale, mektup vs. ne varsa adres olarak Bedreli Santral Sabri’ye teslim edilmek üzere Eğirdir’deki Çilingir Ali Efendi adresine gönderilirdi. Sabri Efendi de onları alır, o gece yazar, ertesi gün İslamköylü Hafız Ali’ye ulaştırırdı. Buradan da diğer yerlerdeki Nur Talebelerine dağıtımı yapılırdı. Santral Sabri bazen geç kaldığında, Hafız Ali Efendi evinin damına çıkıp yüzünü Bedre’ye çevirir ve şöyle seslenirdi: “Keçeli! Keçeli! İndallah(Allah katında) mes’ulsün!”
 
Üstad Bediüzzaman, Hafız Ali’nin ihlasını örnek olarak gösterdiği mektubunda şunları kaydeder:
“Kardeşlerimizden İslamköylü Hafız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
 
O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. ‘O daha çok hizmet eder’ dedim. Baktım ki, Hafız Ali kemal-i samimiyet ve ihlasla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimi olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu ali hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillah, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.”

Hafız Ali Ağabey'in Üstadımızın Yerine Ölmek İstemesi

Burada dua meselesi vardır. Yani insan çok sevdiği birisi için "Allah’ım benim ömrümden al, ona ver." diyebilir. Şayet bu dua Allah’ın hikmetine uygun ise bu duayı kabul edip öyle muamele edebilir; bunun Kur’an ve sünnet ile çelişen bir tarafı yoktur. 
 
Nasıl bir iyilik ya da sadaka -ölüm de dahil- belaları geri çevirebiliyor ise, pekala dua da bela ve musibetleri, hatta ölümü de geri çevirebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asv)
 
"Sadaka belaları def eder."
 
buyurmuştur. Bu gibi hadisler zımni olarak duayı da içine alabilir. Her hadisenin Kur’an ve sünnetten zahir bir şekilde gösterilmesini istemek uygun bir yaklaşım tarzı değildir. Nitekim fıkıhta bir çok şeyler kıyas yolu ile halledilmiştir. Bu olayda sünnetten bir delil gösterilememesi olayın batıl ya da yanlış olduğu anlamına gelmez.
 
Üstad Hazretlerinin talebelerinin, halisane dua ile ömürlerini Üstad Hazretlerine bahşetmeleri ve bunun da Allah tarafından kabul edilmesi, gayet makul ve caiz olan bir hadisedir. Sahabelerin harp meydanlarında Peygamber Efendimize (asv) cansiperane set olmaları, bir nevi bu fedakarlığın başka bir boyutudur.
 
Bu ömür bahşetme işlemi, elbette ilanihaye devam edip insanı beş altı yüz yıl yaşatacak bir hal değildir. Allah’ın kainata koymuş olduğu genel geçer kurallar dahilinde bu işler oluyor.
 
Zaman şeridi denilen Levh-i Mahv ve İspat, yazar bozar bir tahta hükmünde olduğu için, yazılar ve mukadderat son hali ile yazılı değildir, şart ve meşrut kuralı vardır. Yani Allah der "Kulum şu şartı yaparsa, ben de ona şöyle muamele ederim."
 
Mesela, Allah bir kulunun ömrünü, sağlığına dikkat etmek kaydıyla seksen yıl tahsis eder, ama o kul sağlığına dikkat etmez. Allah da  Levh-i Mahv ve İspata yazmış olduğu seksen yılı siler, onu elli yıla çevirir.
 
İşte sadakanın belayı def edip ömrü uzatması bu hakikatin bir neticesidir. Dua da sadaka hükmüne geçip aynı işlemi gerçekleştirebilir.
 
Ama insanın ömrüne dair bu son hali, şartları ile beraber Levh-i Mahfuz'da vardır, burada bir değişme olmaz. Yani Allah zaten onun sağlığına dikkat etmeyip ömrünü elli yıla düşüreceğini ezeli ilmi ile biliyordu ve bunu Levh-i Muhfuz'da kaydetmişti.
 
(1) bk. Mecmeu’z-Zevaid, III/110; Mu’cemu’l-Evsat, VI/9.
Kaynak : Sorularla Risale