Cüz-i İrade Nedir?
A- A A+

Cüz-i İrade Nedir?

Cüz-i irade: İnsanın dilediği gibi hareket edebilme ve tercih yapabilme kabiliyetidir. Yani herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda, bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliğini temin eden duygu ve cihaza cüz-i irade denir. Bu serbestlik ile Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder ve mesuliyeti insana yükler.
 
İnsandaki bu irade duygusu yaratma ve icat noktasından aciz ve kısadır. İrade sadece kesp yani istemek ve talep etmek kabiliyetindedir. İnsan iradesi ile ister kudret-i İlahi ise bu talep ve isteği yaratıp icat eder. 
 
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu manaya şu ibareler ile işaret ediyor:
 
"Halbuki; o cüz-i ihtiyari denilen silah-ı insani hem aciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kesbden başka hiçbir şey elinden gelmez.(HAŞİYE)"
 
"HAŞİYE: İman, o cüz-i ihtiyariyi, Allah namına istimal ettirip, her şeye karşı kafi getirir. Bir askerin cüzi kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi..."(1)
 
"YEDİNCİSİ: İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibaridir. Fakat Cenab-ı Hak ve Hakim-i Mutlak, o zayıf, cüz'i iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı adi yapmıştır. Yani, manen der: "Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir."
 
"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenab-ı Hak, Ahkemü'l-Hakimin, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı adi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder."(2)
 
İnsanın iradesinin esasını ve temelini oluşturan meyelandır. Meyelan ise insanın çok seçeneklerden birisine meyletmesi ve yönelme arzusudur. Bu yönelme arzusu olan meyalan, mevcut bir şey değildir. Harici bir vücudu yoktur. Yani eni, boyu, ağırlığı, hacmi olan bir cisim gibi değildir. 
 
Mümkinat üç kısımdır. Biri mevcut, yani varlık sahasına çıkmış, harici vücudu olan her şey. Bu mevcudatı yaratan ve idare eden, Allah’ın kudret sıfatıdır. Kulun hiçbir müdahalesi olamaz.
 
Mümkinatın ikinci sınıfı ise, “madum”dur. Yani, varlık sahasına çıkması mümkün ve caiz olup da, henüz varlık sahasına çıkmamış olan şeylerdir.
 
 Mümkinatın üçüncüsü ve iradenin mahiyeti ile alakalı olan kısmı ise, itibari ve nispi şeyler dediğimiz; “mevcut ile madum” arası olan varlıklardır.
 
 Bu üçüncü sınıf olan itibari ve nispi emirler,  ne mevcuttur, ne de madumdur; ikisi arasında bir makam ve mevkie sahiptirler.
 
Bu sınıfta Allah’ın kudret sıfatının taallukatı yoktur; dolayısı ile de cebir olamaz. Cebir, ancak Allah’ın kudret sıfatı ile olacağı için, burada da Allah'ın kudret sıfatı tecelli etmemektedir. İrade ise, itibari ve nispi bir varlığa sahip olmasından, cebir lazım gelmez. Yani, insan iradesi, itibari olmasından dolayı, cebirden kurtulur demektir. İmamların, mevcudu kula vermemesinin sebebi bu sırdan ileri gelmektedir. Zira, mevcut olan bir şeyi kula vermek şirk olur. Ama itibari olan bir şey kudrete ihtiyaç hissetmediği için, kula vermek de bir sakınca yoktur.
 
İrade de mevcut olmayıp, itibari bir şey olmasından dolayı, kula verilmiştir. İrade mevcut olsa, cebir lazım gelir. Madum olsa, zaten olmayan bir şey olur. O zaman, mevcut ile madum arası, itibari ve nispi bir emirdir denilmiştir.
 
İmam-ı Maturidi, meyelanı, itibari olarak kabul ettiği için, kula vermiştir.  İmam Eşari ise, mevcut nazarı ile baktığından, kula vermemiştir. Ancak, meyelandaki tasarrufu, itibari gördüğü için kula vermiştir. Dolayısı ile her iki imam da iradeyi kabul etmişlerdir. Aradaki fark, lafzi ve içtihadidir.
 
Allah insanı verdiği yük kadar mesul tutuyor. Ve her insana aynı ve eşit yükü vermediği aşikardır. Yani Allah her insana farklı kuvvette ve derecede kabiliyetler vermiş ve ona münasip bir sorumluluk yüklemiştir.
 
Öyle ise basit ve avam bir Mümin ile Hazreti Ebu Bekir (ra)’in irade kuvveti müsavi ve eşit değildir. Birisi zayıf ve basit iken diğeri kuvvetlidir, lakin imtihan ve sorumlulukta buna göredir. Yani Allah Hazreti Sıddık’ın ağır sorumluluğunu basit bir Mümine yüklemiyor. Öyle ise herkes çekerince tartar. Eşitlik her zaman adillik olmaz, her hak sahibine hakkını vermek adilliktir.
 
(1) bk. Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.
(2) bk. a.g.e., Yirmi Altıncı Söz
Kaynak : Sorularla Risale