Bediüzzaman Şiddetin Kaynağı Olarak İnkarcılığı Görür
A- A A+

Bediüzzaman Şiddetin Kaynağı Olarak İnkarcılığı Görür

Said Nursi küfrü "meşkuk" ve "mutlak" olarak ikiye ayırır. Mutlak inkarcı kişilerin bile Kur'an-ı Kerim'in rahmetinden yararlanarak inkarcılıklarını meşkuk biçime dönüştürebildiklerini söyleyerek, onların bu şekilde ebedi bir hayattan ümitli hale geldiklerine, dünyadaki lezzetlerinin böylelikle kısmen korunduğuna işaret eder.

- Nursi'nin inkarcılığa dair bir diğer ayrımı da, "adem-i kabul" ve "kabul-u adem" şeklindedir. "Adem-i kabul"ü bir lakaytlık olarak gören Nursi, "kabul-ü adem"i ise açık bir inkar hali olarak görür. Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına bir yol açma gayretini de içeren kabul-ü adem yolu mutlak inkarcılığa, adem-i kabul ise meşkuk, septik bir in-karcılığa denk düşer.

Benim bu makalede öne süreceğim tez, hem imanın hem de inkarcılığın birbirine karşı geriliminin anlaşılabilir bir gerilim olduğu; ancak bu gerilimin şiddete, saldırganlığa, zalimliğe ve cinayete dönüşmesinin sadece imanı kabul etmemekle ilgili olmayıp imanın zıddına bir yol açma halini de ifade eden "mutlak inkarcılığın" bir sonucu olarak tezahür ettiğidir. Şiddet ve zalimlik, mutlak inkarcılığın içsel bir özelliği, hatta bir gerekliliğidir.

İnsanlık tarihinde şiddete Müslümanlarca da başvurulması ise, şiddeti yine de imana has kılmaz. İman ya da inkar kişinin kalbine yerleşiktir. Bu tüm zihinsel süreçlere ve davranışlara yansır. Ancak inkar ehlinin her hali ve her özelliği inkarcı özellik taşımaz. Öte yandan, "Müminde dahi bir maraz-ı asabi bulunuyor veya maraz-ı kalbi var. O dahi ehl-i dalalet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lakin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez" diyen Nursi, mümini de "mutlak kusursuz kişi" olarak addetmez.

Müslüman bir kişinin şiddet uygulaması, onu şiddete yönelten temel etmenleri, travmatik dünya deneyimlerini imani bir yol izleyerek Kur'an'da Yaratıcının kendisinden istediği şekilde çözümleyememesi sonucundan doğan bir haldir. Bu hal onun kişisel tarihinde küfri, kötü, şer bir hal ve davranış olarak yerini alır; ve bu davranışları bu dünyada ve/veya ahirette hesaba çekilir. Hesaba çekilme hali inkar ehline özgü olmayıp, her insanın meselesidir. Dünyanın çeşitli yerlerinde mazlum insanların ölümüne sebep olacak şekilde zulme bulaşabilmiş Müslümanların bu davranışları imanın ve İslamın içsel bir parçası gibi algılatılmaya çalışılması demek, imanın ve inkarcılığın mahiyetini görmezlikten gelmek demektir.

Şiddet ve zalimliğin mutlak inkarcılığın içsel bir özelliği olması ile inkar ehlinin iyi sıfatlara sahip olabilmesi, imanın mutlak hayır ve güzelliği barındırmasına rağmen de imanı kalplerine yerleştirmiş olan insanların kalplerinde hastalıklı haller yaşayabilmesi çelişkili durumlar imiş gibi görünse de, bu, şiddetin inkarcılığın içsel bir boyutu olduğu gerçeğini değiştirmez.

Nitekim, çalışmamda saldırganlığın ve şiddetin kaynağını mutlak inkarcılık olarak -vurgulamak gerekirse, inkar ehli olarak değil- teorileştiriyor olduğuma özellikle dikkat çekmek isterim. Bu çalışmada, gerek imanın ve gerek inkarcılığın insanlar tarafından mutlak surette değil, farklı derece ve düzeylerde pratiğe sokulduğu gözardı edilmemelidir. Çalışmamın bundan sonraki kısımları okunurken, bu farkın gözetilmesini arzu ediyorum.
 
Şimdi, şiddetin ve saldırganlığın neden inkarcılığa özgü olduğunu; şiddetin ve saldırganlığın neden inkarcı bir hal olduğunu göstermeye çalışacağım. Bu bağlamda, şiddetin kaynağı olarak nefrete geçmeden önce, daha hafif düzeyde bir duygulanım olan öfkeden söz edeceğim.

Öfke:

Saldırganlığın etkinleştiğini haber veren temel duygu durumu öfkedir. Kızgınlık, öfke tepkilerinin uzak olmadığı uyarısını veren, hafif saldırgan bir duygulanımdır ve kronikleşmiş hali sinirliliktir. Kızgınlık, sinirlenmeden daha yoğun bir duygudur. Kızgınlık bilişsel içeriği ve etkinleşen nesne ilişkisinin doğası açısından daha iyi farklılaşmıştır.Bebekler üzerine yapılan araştırmalar, öfkenin erken dönemde bir duygulanım olarak ortaya çıktığını belgelemiştir.

Temel işlevi acı ya da huzursuzluk kaynağını yok etmektir. Bu anlamda öfke yıkıcılığa değil, daha çok hayatın idamesine hizmet eder görünmektedir. Gelişimin daha ileriki aşamalarında ise öfke tepkileri özerklik duygusunu yeniden kazanmak için başvurulan son çare olabilir. İradenin şiddetle ortaya konması içsel bir dengeyi yeniden kurma işlevi görür.

Saldırganlık-nefret ilişkisi:

Nefret karmaşık bir saldırganlık duygusudur. Bir varlığı yok etmenin en önde gelen saiki nefrettir. Nefret, insanı yıkıcı bir varlık yapan temel duygulanımdır. Öfke tepkilerinin aniliğine ve kızgınlık ve öfkenin kolayca değişen bilişsel yönlerine karşıt olarak, nefretin bilişsel yönü kronik ve kararlıdır ve karakterolojik bir dayanak noktası ile kendini gösterir. İğrenme ve hınç gibi evrensel olarak varolan diğer saldırgan duyguları gölgede bırakarak, saldırganlığın başlıca bileşeni haline gelebilir.

Nefret her zaman patolojik değildir. Nesnel, gerçek bir fiziksel ya da psikolojik yıkım tehlikesine ve kişinin ve sevdiklerinin yaşamına yönelik tehditlere yanıt olarak nefret, tehlikeyi ortadan kaldırmayı hedefleyen öfkenin normal bir ardılıdır. Ancak nefret kronik ve karakterolojik -kişiliğin önemli bir parçası haline gelmiş- bir yatkınlık biçiminde genişlediğinde saldırganlık psikopatolojisini yansıtır hale gelir. Benim üzerinde duracağım husus, kişiliğin temel bir özelliği haline gelmiş olan ve karakterolojik bir özellik taşıyacak kadar yaygınlaşmış bulunan ve saldırganlığın temeli olan nefret olacaktır.

Nefret dolu bir kişinin en önde gelen amacı, nesnesini yok etmektir. Hedef bilinçdışı fantezisinin özgül bir nesnesi ve bu nesnenin bilinçli türevleridir. En derinde nesne, hem gereksinim duyulan, hem de arzulanandır. Yok edilmesi de eşit derecede gereklidir ve arzulanır. Nefretin anlaşılmasında bu paradoksun akılda tutulması çok önemlidir.

En aşırı haliyle nefret, nefret edilen nesnenin: (a) fiziksel olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir (cinayetler gibi); (b) nesnenin kökten değersizleştirilmesi, bir yıkıcılık ve yok etme eylemi olarak nefreti bir başka dışavurumu olabilir; (c) bazen de, nefretin yıkıcılığı nesnelerin simgesel olarak yıkılması şeklinde genelleşebilir. Örneğin, kendisi için önem taşıyan diğer insanlarla olası tüm ilişkilerin yıkılması, nefretin yıkıcılığının çok iyi bir göstergesi olabilir.

Nefret bazen de intihar şeklinde ifade bulur. Kendilik, nefret edilen nesneyle özdeşleşmiştir ve nesneyi yıkıma uğratmanın tek yolu kendisini ortadan kaldırmaktır.

Daha hafif derecelerde nefret, sadistik eğilimler ve isteklerle ifade edilir. Kişi bir şekilde nesneye acı çektirmeyi arzular ve bu açıdan bilinçli ya da bilinçdışı olarak derin bir zevk alır. Sadizm, cinsel sapıklık şeklinde, nesneye gerçekten fiziksel zarar vermeye varabilir veya habis narsizm sendromu ya da sadomazoşizm kişilik yapısının bir parçası olabilir. Nefretin daha erken, daha sarmalayıcı şekillerinin tersine, sadizmde baskın istek nefret edilen nesneyle ilişkiyi ortadan kaldırmak değildir. Arzulanan, sadistik bir fail ile etkisiz hale getirilmiş bir kurban arasındaki nesne ilişkisinin canlandırılmasıyla kurulan bir ilişkinin korunmasıdır. Acı verme arzusu ve bundan duyulan haz temeldir.

Nefretin daha da hafif bir şeklinde, altta yatan arzu nesneye egemen olmaktır. Nesne üzerinde bir güç kurma arayışı sadistik unsurları da içerebilmekle birlikte, nesneye yönelik saldırılar nesnenin boyun eğmesiyle sonlanma eğilimindedir. Böylece kişinin özgürlüğü ve özerkliği yeniden kanıtlanmış olur. Toplumsal etkileşimlerde hiyerarşik üstünlüğün kanıtlanması, "alan kazanma" ve geriletici küçük ve büyük grup süreçlerinin saldırgan özellikleri, daha hafif düzeydeki nefretin en sık karşılaşılan belirtileridir.

Nefretin birbaşka görünümüde, kendine özgü ancak akılcı ahlak sistemlerinin ortaya konuluşu, haklı kızgınlıklar ve kingütme ideolojilerine ilkel düzeyde bir bağlılığın sergilenişidir.Bu düzeydeki nefret, ideallere ve etik sistemlere bağlılığın hizmetinde, cesur,saldırgan bir ataklığın yüceltici işleviyle bir köprü oluşturur.
Nefretin kronikliği, kararlılığı ve karakterolojik dayanak noktası ile nesneye acı verme arzusu, karakterolojik -ve bazen cinsel- sadizm ve zalimlikle yan yana gelir.
 
İlkel nefret, doyurucu insani lişkileri kurma ve bundan değerli şeyler öğrenme potansiyelini yok etme çabası şeklinde de ortaya çıkabilir. Yakın ilişkilerdeki bu gerçekliği ve iletişimi yok etme gereksiniminin altında nesneye duyulan haset yatar.Özelliklede o nesne benzeri bir nefretin egemenliği altında değilse...
 
Hasedin nefretle ilişkisi:
 
Ağır narsistik psikopatolojisi bulunan kişilerin en önemli özelliğinin,iyi nesne ye yönelik haset olduğu nailk kez Melanie Klein dikkat çekmiştir.Klein, hasedi arzulananbirşeyin başkabirine aitolduğuve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygu olarak tanımlar. Haset eden kişi kendi istediğinin bir başkasında olduğunu gördüğünde acı duyar ve istenen o şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir.Haz ve memnuniyet görüntülerinden sıkıntı duyar. Ancak başkalarının sefaleti haz verir ona. Bu yüzdende hasetli kişiyi tatmin etmeye yönelik her türlü çaba nafiledir. Çünkü hasedi kendi içinden kaynaklanmakta ve böylece her zaman yönelecek bir nesne bulmaktadır.
 
Klein, hasedin yedi büyük günahtan biri sayılmasının çok haklı psikolojik nedenleri olduğunu vurgular. Chaucer'ın Vaizin Öyküsü kitabından yaptığı şu alıntı ilginçtir: "Haset, hiç kuşkusuz, en büyük günahtır; çünkü bütün öbür günahlar sadece bir erdeme karşı günah işler, oysa haset her türlü erdeme ve bütün iyiliklere karşıdır."
 
Otto Kernberg ise, nesneye duyulan haset ile nefretin bir şekilde birbiriyle kaynaştığını yazmakta; özellikle doyurucu insan ilişkileri kurma ve bundan değerli şeyler öğrenme potansiyelini yok etme çabası şeklinde ortaya çıkan ilkel nefretin altında o nesneye duyulan bilinçli ya da bilinçdışı hasedin yattığını vurgulamaktadır.
 
MaxScheler, kişi eğer yalnızca başkasının iyi bir şeye sahip olmasından hoşnut değilse, bu duygunun kişiyi çalışarak, satın alarak, şiddet yoluyla ya da çalarak elde etmeye teşvik edebildiğini; hasedin ise kişi böyle yapamadığında, kendisini güçsüz hissettiğinde ortaya çıktığını vurgular. İmrenilen değerler elde edilemez olduğu ve üstelik kişinin kendisini başkalarıyla kıyaslayamayacağı bir alanda yer aldığı zaman, haset, Scheler'in özellikle tercih ettiği bir kavram olan "resentment"a (hınç, nefret) yol açar.
 
Nesneye duyulan hasedin ve ondan gelebilecek herhangi bir iyiyi yok etme ve kirletme gereksiniminin altında, başlangıçta nefret edilen ve gereksinim duyulan nesneyle özdeşleşme yatar. Haset hem saldırganlık ve doymazlıkla yakından bağlantılı ilkel bir nefretin kaynağı, hem de travmaya saplanmaktan türeyen nefretin bir komplikasyonu olarak ele alınabilir. Yüzeyde haset edilen nesneye yönelik nefret, genellikle nesnenin yıkıcı potansiyelinden duyulan korku şeklinde akılcılaştırılır.
 
Nefret-inkarcılık ilişkisi: inkarcılığın imana hasedi Kur'an'da nefret duygulanımı sadece inkar ehli için kullanılmıştır. Çünkü inkarcılığın psikodinamikleri ile nefretin dinamikleri arasında hem derin bağlantılar, hem de derin bir paralellik vardır.
 
"Küfür bir fenalıktır, bir tahriptir." İnkarcılık kainatı anlamsızlaştırır. Tüm varlıklarda tecelli eden isimleri yok sayar. Said Nursi anlamsızlaştırma eylemini bir tecavüz, haddi aşma, şer ve cinayet olarak kabul eder. İnkarcılık insanın hem kendisinin kendisiyle, hem de diğer varlıklarla bağını kopartır. "Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor." İman ise bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, bağlılığı tesis ettiği için, "müminin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır." "Kafirin ruhunda ise hırs ve adavet var­dır." "Küfür ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır." Bu zulmet hali inkar ehlinin ruhunda nefretin oluşumunun temelidir. Bu zulmet hali insanın kendi vücudunu ve kainatın vücudunu anlamsızlık yüzünden hissedememe, varlığı yokluk gibi algılama halidir. Bu algı da içsel bir boşluk hissini doğurur.
 
SaidNursi bir dizi Kur'an ayetine dayanarak "Kafirlerin, Müslümanlara ve ehl-i Kur'an'a düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü inkarcılık imana zıttır" diyerek inkar ehlinin inananlara ve Kur'an ehline düşman olmalarının inkarcılığın bir gerekliliği olduğunu tespit eder. Bu yüzden de ülfet ve muhabbet göstermesi mümkün olmayan inkar ehline gösterilecek muhabbetin boşa gittiğini vurgular ve onların muhabbetinin beklenilmeyeceğinin ve onlardan medet umulamayacağının altını çizer.

İnkarcılık insanın kendi kendisiyle olan ilişkisini de bozar. "Eğer kat'-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz." İnkarcılık bakış açısı insanın bizzat kendisini değersiz, anlamsız, hiç olarak algılamasına yol açar. İnkarcılık insanda derin bir boşluk duygusu uyandırır. Bu boşluk duygusu hınç, öfke, saldırganlık, yıkma, hırs ve hasedin başlıca sebebidir.

Nitekim Arno Gruen insanda yıkıcılığın kaynağı olarak kendilik nefretini görmektedir. Büyüklenmeci benlik sahibi insanların en çok nefret ettikleri şeyin kendi varoluşları olması ilginç bir bulgudur. İnkarcılık birincil olarak insanın kendisi ile arasını bozar. Kişinin varoluşunun anlamsız, hiç, beyhude olarak algılanması onun için varlığı içinden çıkıp kurtulamadığı bir hapishane haline getirir. İnkar ehlinin bu hapishanede sıkışıp kalması birincil olarak kendisine hınç duymasına, kendisinden nefret etmesine yol açar. Bu nefret hali kişi­nin içini boşaltır, yokluğa yol açar. Kendisini yok hisseden, artık varlığa, iyi olana düşmandır.
 
İnkarcılığın imana olan düşmanlığının psikodinamiğini anlamada şeytanın psikodinamiğini anlamak bizim için yol gösterici olabilir. Şeytanın Yaratıcıya karşı "Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları saptıracağım ve boş hevesler, özlemler ile dolduracağım" demesi bizim için ilginç bir bulgudur. Şeytan neden insanları saptırmak istemiştir? Sadece ken­disinin Allah'ın emirlerine karşı gelmesi yetmez mi? Kanaatimce, başka bir yerde de tartıştığım gibi, bu tümüyle inkar psikolojisi ile ilgilidir.
 
Şeytan, Rabbinin Adem'e secde etme emrine gururlanıp karşı çıktığında, aslında herşeyini yitirmiştir. Bu noktada o, herşeyden yoksundur. Varlıklar zenginliklerini Rablerinin emrine uymakla kazanırlar. Varoluşun bizzat kendisi Onun emriyle oluşan bir durumdur. Şeytan, varoluşunun özündeki bu gerçekliğe karşı çıkmıştır ve bu karşı çıkışında ısrarcı olmuştur. Şeytanın varoluşu, Rabbinin emri ile gerçekleşir. Şeytanın kendisi adına bizatihi bir varoluşu yoktur. Kendi başına şeylerin varoluşu yoksa, hangi şeyin daha hayırlı ve daha üstün olacağının ölçüsü de o şeyleri yaratan Yaratıcının olmalıdır. Şeytan, bu halinin gerekli kıldığı duruma, Onun emrine (insanın daha üstün/hayırlı yaratıldığı hale) uyma gerekliliğine karşı çıkmış ve bu karşı çıkışında ısrar etmiştir. Bu ısrarı önemlidir. Bu ısrar, onu Rabbinin rahmetinden mahrum etmiştir.
 
Rabbin rahmetinden mahrumiyet şeytan için mutlak bir mahrumiyet hali olup, bu onun içini kemirmektedir. İçinde hissettiği hiçbir pozitif şey yoktur. İşte tam burada şeytanın içi hasetle dolmaya başlar. Herşeyini yitirmenin hasedidir bu. İçi içini yemektedir. O, artık varlığa düşmandır. Rabbinin rahmetinin tecelli ettiği her duruma düşmandır ve bu durumlara haset duymaktadır. Haset duygusuyla, rahmetin tecelli ettiği her durumu yok etmek, ortadan kaldırmak, kirletmek, bozmak için yanıp tutuşmaktadır. İçin için yanmaktadır şeytan. Artık hayır, rahmet, güzellik, şefkat gibi durumları bozmak isteyecektir. Bu bencil arzusu onun bunlardan mahrum kalması ile ilgilidir.
 
Şeytan bir yandan kendisini Rabbinin rahmetinden mahrum bırakacak ısrarcılığını sürdürürken öte yandan Adem ve Havva cennette sonsuz rahmetin sonsuz çeşidine mazhardır. Bu durum şeytan için kabul edilemez bir durumdur. Adem Aleyhisselam ve Havva'nın rahmetle sarmalanmış hayatları onun için bir işkence kaynağıdır. Kendisinin ateşten, Adem'in ise topraktan yaratılmasını kendisinin üstün olduğunun gerekçesi sayan şeytan, kendisinden aşağı saydığı bir varlığın cennette Rahmet Sahibinin zenginliğinde yaşamasına dayanamaz, haset eder.

Sonsuz rahmete mazhar olan Adem ve Havva bir de buna ebediyen sahip olacaklardır. Kendisi için ise cehennemde sonsuz mahrumiyet vardır. Bu durum şeytan için ciddi bir hasedin ve nefretin de kay­nağıdır. Haset ve nefret, şeytanın içini yakmaktadır. Kendisinin elinde olmayan, kendisine verilmeyen bir nimeti, bir varoluş biçimini insanın da elinden çekip almak, yok etmek, bozmak ister.
 
Şeytan, ilk tecrübesinde başarılıdır.Haset ettiği iki insanın hayatlarıyla oynamıştır. Artık kendisine bir yol edinmiştir. Şeytanın Hz.Adem ve Havva'da belirginleşen haset ve nefret hissi,tüm insanlara yönelik bir eyleme bürünür.O,hiçbir insanın rahmete,şefkate,hayra,güzelliğe, iyiliğe mazhar olmasını istemez.

Şeytan, hiçbir insanın Yaratıcısı ile ilişkisinin iyi olmasını istemez.İçindeki nefret ve haset, "Benim Yaratıcı ile ilişkim bozuksa,başkalarının Yaratıcı ile ilişkileri de kötü olmalıdır"dedirtir ona.Adeta her insanı Yaratıcıdan kıskanır. İnsanların Yaratıcı tarafındansevilmesini, nimetlere sahip kılınmasını istemez.

Sonsuzluktan mahrum şeytan, sonsuzluğa çağırılan insana sonsuzluğun verilmesine haset duyar ve bunun gerçekleşmemesi için çaba harcar.İnsanların Yaratıcıyı sevmelerini istemez.Yaratıcının insana sunduklarına, insanların şükran duymasına, teşekkür etme­sinehaset eder. O,artık bütün iyi şeylerin düşmanıdır. İçinde ki haset ve nefret bütün iyi şeyleri yıkmak,bozmak ister.Bütün iyi şeylerde insanın Yaratıcısı ile bağlantısından ve ilişkisinden doğar. Şeytan ise,insanların Yaratıcı ile bağlarını kopartmayı kendine iş edinir.
 
Hasedin kaynağı olarak Rabbin merhametinden kovularak hissedilen boşluk ve bu boşluğun yıkıcılığı,sadece şeytana özgü değildir. Yaratıcı ile mübareze konumuna gelecek dereceye ulaşmış her inkarcı halin bir uzantısı ve özelliğidir. İşte bu yüzden,bu inkarcı hale bulaşık insanlar için hayatta var olan her iyi ve güzel hal bir haset kaynağıdır. İnkarcılığın imana olan düşmanlığının; imani, hayırlı, güzel olan her şeye olan düşmanlığının altında bu içsel yoksunluk hali yatar.

"En iktidarsız haset aynı zamanda en kötüsüdür.Bu yüzden, başkasının bizatihi doğasına yönelik olan varoluşsal haset,resentment(hınç)'ın en güçlü kaynağıdır. Haset durmaksızın fısıldar gibidir: 'Her-şeyi bağışlayabilirim; ama seni, seni sen yapan şeyi, sende olanın bende olmamasını, aslında sen olmamamı asla." Scheler hasedin bu biçimini kazıdığımızda altından ötekinin bizatihi varoluşuna muhalefet çıktığını, çünkü olduğu haliyle bu varoluşun bir "basınç," bir "kınanma" ve tahammül edilemez bir aşağılanma olarak hissedildiğini söyler. Bu tam da şeytanın kendisinden daha üstün bir varlığın varoluşuna ettiği muhalefete, aynı zamanda inkarcılığın da kendisinden nihai derecede daha değerli olan imana ve tüm imani hallere karşı hissettiği varoluşsal bir hasede denk düşer.
Kaynak : Risale Ajans