Şefaati Alaya Alan Abdulaziz Bayındır’a İlmi Tokat
A- A A+

Şefaati Alaya Alan Abdulaziz Bayındır’a İlmi Tokat

Şah-ı Nakşibend,Mevlana Celaleddin ve Said Nursi hazretlerine hakaret ederek, şefaat ile alay eden Abdülaziz Bayındır'a Prof.Dr. Ahmet Akgündüz'den ilmi bir tokat
 
Hz. Resulüllah’ın ilmini kötüye kullanan ulema’-i su’ hakkında kırka yakın hadis-i şerifleri vardır. Herhalde bu tiplerin % 80’i bu asırda gelmiş gibi görünüyor. Halbuki Şems-i Hidayet olan Resulüllah her asırda çiçek açmış; Ebu Hanife, İmam Şafii, Bayezid-i Bistami, Şah-ı Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Mevlana Celaleddin ve Bediüzzaman gibi milyonlar münevver meyveler vermiştir. (Sözler, 240).

Asrımızın ulema-i su’ grubunda yer alan Abdülaziz Bayındır, bu büyük zatlara dil uzatmakla yetinmemekte ve bir de Ehl-i Sünnetin kabul ettiği şefa’at kavramına da dil uzatmaktadır. Özellikle de başta Peygamberler olmak üzere belli gruplara tanınan şefa’at hakkı ile, yardımcı olma ve lehinde şehadet etme manasında genel şefa’at hakkını da birbirine karıştırmaktadır. 
 
Burada iki meseleyi açıklamakta yarar vardır. Halbuki bu sözleriyle Kur’an’a hürmetsizlik ettiğinin farkında değildir.
 
BİRİNCİ MESELE; Kur’an ve sünnet varken bu alimlere ve mürşidlere ne ihtiyaç var diyecek kadar ileri gitmektedir. Halbuki Kur’an-ı Kerim açık ayetleriyle iki şeyi anlatmaktadır:  
 
Birincisi, İslam’ı doğru yaşamak için bize Resulüllah’ı  hayatını örnek almamızı emretmektedir: “Andolsun ki; sizin için Resulullah'ta güzel bir örnek vardır. Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için.” Her gün namazda kırk defa okuduğumuz Fatiha’da ise kimlerin hayat yolunu istikamet yolu olarak alacağımızı bize dua olarak öğretmektedir: 
 
Bizi dosdoğru yola hidayet eyle!
Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalalete düşenlerin (yoluna) değil!

Adem (as) zamanından beri, beşeriyette iki büyük cereyan birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saadet-i dareyne (dünya ve ahiret saadetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salahat ve imandır (peygamberler, salihler ve mü’minlerdir). İkinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrat ve tefrit ile (aşırı giderek veya çok geri kalarak) aklı, bir vesile-i azaba ve elemler toplayıcı bir alete çevirenlerdir. (Şua‘lar, 15. Şua‘, 579). 
 
İkincisi, bunların kim olduğunu da Kur’an-ı Kerim Nisa Suresinde açıklamaktadır:
O halde kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar; Allah’ın kendilerine ni‘met verdiği peygamberler, sıddiklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler. Hem işte onlar, ne güzel arkadaştırlar!”
Kur’an’ın bu açık beyanları karşısında, bize örnek teşkil edecek ve rehber olacak maneviyat erlerine dil uzatmak, hamakatten başka bir şey değildir. “Dinle, bu ney neler hikayet eder, ayrılıklardan nasıl şikayet eder.” Diyerek Allah’dan ayrı düşmenin sıkıntısını dile getiren Mevlana’ya dil uzatmek, maneviyatttan anlamamaktır. “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” (Mektubat, 473).
 
İKİNCİ MESELE: Hayvanların ibadetlerini ve şefa’atlerini alaya alan Bayındır yine Kur’an ayetlerine muhalefet etmektedir.

“İsra 44-Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. Ve O’na, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halim (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafur (çok bağışlayan)dır.”

 
“Evet nasıl ki sema, güneşler, yıldızlar denilen nur saçan kelimeleriyle, hikmet ve intizamıyla, onu takdis ediyor. Öyle de zemin (yeryüzü), hayvanat ve nebatat ve mevcudat (varlıklar) denilen hayatdar (canlı) kelimatıyla celal sahibi yaratıcısını tesbih ve tevhid etmekle kusursuzluğunu ve birliğini söylemekle) beraber, herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip, birliğine şehadet eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 53-54).
 
Peki bu Bayındır Efendi, ayın, güneşin, yıldızların ve bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerini açıktan beyan eden ayetleri de mi inkar edecektir?
“Hacc 18-Görmedin mi, şübhesiz Allah (O Rabbinizdir ki), göklerde olan ve yerde bulunan herkes, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, (yeryüzünde) hareketli olan (bütün) canlılar ile insanlardan birçoğu O’na secde eder.”
 
“Kur’an-ı Hakim tasrih ediyor (açıklıyor) ki, arştan ferşe, (gökten yere) yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere (balıklara), seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenab-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmalara (isimlere) ve kābiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.” (Sözler, 24. Söz, 140)
 
“Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. "Ne diyorsunuz?" de. Elbette "Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahim, Ya Rahim" diyecekler.
 
Hatta bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?" Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarih bir surette "Ya Rahim, Ya Rahim, Ya Rahim, Ya Rahim" diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı.

Aklıma geldi: "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa taifesine mi ammdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefavit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar.

Bidayette hırhırları arkasında "Ya Rahim" farkedilir. Git gide hırhırları, mırmırları, aynı "Ya Rahim" olur. Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel "Ya Rahim" çeker.” (Sözler, 334)
 
İşte hayvanların ve diğer varlıkların ibadetleri farklı farklı olduğu gibi şefa’atleri de farklı farklıdır. Hacer’ül-Esved’in bile şefa’at hakkı olacağını beyan edn Resulüllah, hayvanların şefa’atine de işaret eylemiştir. Ancak elbetteki bu şefa’atlerinin, farklı farklı olması da bir hakikattir. (Ahmed bin Hanbel, El-Müsned, 2511).
 
"Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında…" (Tekvir, 81/5) ayeti, hayvanların da mahşer meydanına çıkarılacaklarını haber vermektedir.
Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm), "Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas suretiyle hakkı alınacaktır." (bk. Müslim, Birr 15, 60; Tirmizi, Kıyamet 2; R. Salihın, 204.)
 
İşte şefa’at de tıpkı vahiy gibi iki kısma ayrılmaktadır. 
 
Birincisi, genel manada şefa’attir ki, şefaat kelime olarak; birinden, başkası adına bir ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu veya ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından vasıtalık etme, kayırma, iltimas ve yardım isteme manalarına gelmektedir.

Bu geniş manayı esas aldığımızda, hayvanlara eziyet edenlerden onların hakkı alınacağı gibi, onlara iyilik edenlere de hayvanların ahirette hüsn-ü şehadet edecekleri inkar edilemez. Yoksa hayvanların şefa’atini terim olarak, Peygamberlere, Kur’an’a, şehidlere ve Melaikeye ait olan şefa’at ile aynı manada almak kimsenin maksadı değildir.

Şefa’at kelimesinin manasını tıpkı vahiy kelimesi gibi düşünmek gerekmektedir. Vahyin hakiki manada vahiy manası bulunduğu gibi, ilham manasında arılara vahiy ve yer küresine vahiy de Kur’an-ı Kerimde kullanılmıştır. Şefa’at de öyledir. Hayvanların, Hacer’ül-Esved’in şefa’ati demek, onların lehde şahadetleri ve böylece bir kula yardımcı olmaları manasındadır.
 
Bunun en güzel misali şudur ve Bayındır bu hadisi de mi inkar edecektir:
 
"Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip usuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: 'Bu köpek de benim gibi susamış.' deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti."
 
Resulullah'ın yanındakilerden bazıları: "Ey Allah'ın Resulü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Evet! Her 'yaş ciğer' (sahibi) için bir ücret vardır." buyurdu." [Buhari, Şirb 9, Vudu 33, Mezalim 23, Edeb 27; Müslim, Selam 153, (2244); Muvatta, Sıfatu'n Nebi 23, (2, 929-930); Ebu Davud, Cihad 47, (2550)]
 
İkincisi ise, dar anlam ve İslami ilimler ıstılahında ise şefaat, buna ehil olan bir zatın, Allah Teala’dan, günahkar bir mü’minin affını niyaz etmesi demektir.  Ehl-i Sünnet inancına göre, büyük günah sahipleri hakkında peygamberlerin (aleyhimüsselam) ve hayırlı mü’minlerin şefaatta bulunma selahiyetleri/yetkileri vardır.

Bu husus meşhur hadislerle sabittir. Istılahi manada şefa’ati kimse inkar edemez ve kimlere bu selahiyet verildiği Kelam kitaplarında açıklanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de de, “(Ey Muhammed!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” (Muhammed suresi, 19/47) buyurulmuştur. 
 
İmam-ı A’zam Ebu Hanife (rh.) hazretlerinin ifadeleriyle, başta Resulüllah Efendimiz olmak üzere bütün peygamberlerin (A.S.) ve Allah’ın izniyle salih kulların, evliyaullahın, şehitlerin bazı günahkar mü’minlere, cezayı hak eden büyük günah sahibi kişilere şefaat edecekleri haktır, ayet ve hadislerle sabittir. Bu görüş, hiç şüphesiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensuplarının görüşünü temsil etmektedir. (Taftazani, Şerhu’l-Akaid, 53).
 
İşte Osman Nuri Topbaş Hocamızın "BİR TESTİ SU" adlı kitabında Şah-ı Nakşibend Hazretleri yoluyla büyük veliyyullah Emir Külal Hazretlerinden naklettiği “köpeklerin de şefa’at hali” tazında ifade edilen durum, geniş manada şefa’attir. Yani köpek bile o iyilik eden kulun lehinde tezkiyeci ve ona yardımcı manasında şefaatçi olur manasındadır.
 
Hayvanlarda da cüz’i irade vardır. Çünkü, siz bir hayvana güzel davrandığınız zaman size korkmadan yaklaşır; kötü davranıp dövdüğünüz zaman sizi gördüğünde sizden kaçar. Buradan da anlıyoruz ki, hayvanların cüz’i iradesi vardır. Fakat teklifi iktiza edecek kadar değildir. Yani insanların taşıdığı “ibadet ve Allah’a itaat hususunda isterse yapar istemezse yapmaz” iradesi cinsinden değildir. (Osman Nuri Topbaş, Bir Desti Su,, Erkam yayınları, 2015, sh. 71 vd.)
 
“Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır” buyurmuştur.
Elbette ki hayvanlara iyi muamele etmek ve bakmak sadaka olduğundan bunun da bir karşılığı olacak ve kendilerine iyilik edenler lehine şahitlik edeceklerdir. Buna genel manada şefaat demekte asla mahzur bulunmamaktadır. (İbn-i Cerir, c. 12, sh. 459).
 
Bu geniş manada şefa’at kavramını bir de Bediüzzaman’dan dinleyelim:
 
“Namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahid ve birer müeyyid gördüm. Nakıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergah-ı İlahiyeye takdime cesaret geldi.

Birden bir perde daha inkişaf etti: Yani İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi mazhariyet hissettim. Onda dahi; ruy-i zemin mescidinde, Ka'be-i Mükerreme etrafında dairevi saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedim.

Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Ka'be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved'e tevdi' edip emanet bırakıyorum.” (Mektubat, 393).
 
“Mü'minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor. Ve her bir ferd ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalatü Vesselama... Ve keza her bir ferd arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kainata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzed olur.” (Mesnevi-i Nuriye, 239)
 
Emir Külal Hazretleri gibi bir zatin hatırasına, konuyu anlamadan dil uzatanlara söylenecek tek söz vardır: “Her üren köpeğe bir taş atacak olursanız, yer yüzünde taş kalmaz.” Burada belli bir şahsı kasdetmiyorum.
 
Erzurum Müftülerinden Yunus Kaya Hocamız şunu anlatmıştı. Bir gün Oltu’dan Erzurum’a bir köylü grubu gelir. Mevsim güzdür ve soğuktur. Alış-verişlerini yapıp dönüş yoluna girince akşamın karanlığı çöker. Önlerinde geçilmesi gereken bir çay vardır. Karar verirler. Çayın suyuna bakacaklar; soğuksa yakınlarındaki köyde gece misafir kalacaklar; yoksa çayı geçip gidecekler.

Normalde bir gencin bakması gereken bu işe, en yaşlıları olan bir ihtiyar koşarak gider ve asasını nehre batırır ve bağırır: “Çok soğukmuş, geçemeyiz” der. İşte maneviyatta behresi olmayanların manevi meselelerdeki sözleri sopayı suya batırıp soğuk olduğunu söyleyen ihtiyar gibidir.
 
Kaynak : Risale Ajans