Mustafa İslamoğlu Ekibinin Zırvalarına Cevap
A- A A+

Mustafa İslamoğlu Ekibinin Zırvalarına Cevap

Bugün biz İslamoğlu ekibinin zırvalarından birine, onlara karşı değil, onların süslü izahlarına aldanma ihtimali bulunan saf Müslüman kardeşlerimize cevap mahiyetinde bir makale kaleme alacağız.

İster İslamoğlu ve isterse onun çürük iddialarının mikrofonluğunu yapan Prof. Mehmet Okuyan (Maalesef Beyaz TV’de Ramazan boyunca çürük iddialarını neşretti), Prof. Mustafa Öztürk (Nedense bu arkadaş Diyanet TV’nin müdavim konuşmacılarından idi) ve benzerleri, Sünnetin değerini düşürmek gayesiyle, İslam’ın beş temel rüknünden biri olan namazın, Sünnet ile değil; belki Yahudilikten İslam’a geçtiğini iddia edecek kadar hadlerini aşmışlardır.

Bunları duyanlar ve Kur’an’dan okudukları ayetleri dinleyenler, aldanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Buna İslam kaynaklarına dayalı cevap vermek bizim vazifemizdir. 
 
İslam’ın Hükümleri İki Kısımdır:

BİRİNCİ KISIM, Kur’an ve İslam şeri’atı geçmişte Peygamberlere gönderilen bütün mukaddes kitap ve sahifelerin güzelliklerini ve eski şeri’atların temel prensiplerini kendisinde toplamış ve dolayısıyla usul dediğimiz itikad esaslarında ve dinin temel meselelerinde onları tekmil ve ıslah eylemiştir. Bu hakikatı haykıran Kur’an ayetlerini, sanki İslam’ın hükümleri eski dinlerden alınmış gibi göstermek tamamen dalalettir.

Birinci Misal: “Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, ahirete de kat‘i olarak iman ederler.” (Bakara, 4) Kur’an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir kolaylık gösteriyor. Şöyle ki: Ey ehl-i kitab! İslamiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. (İşarat-ül İ’caz, sh. 50)

İkinci Misal: “Yine bir vakit İsrailoğullarından: “Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla eda edin ve zekatı verin!” diye sağlam söz almıştık.

Sonra sizden pek azı müstesna, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zaten siz yüz çevirici kimselersiniz.” (Bakara, 83) Bu ayeti, “Yahudilikte de namaz vardı; öyleyse İslam’daki namazı onlardan aldık; Sünnetten öğrenmedik” diye yorumlamak dinler tarihi konusunda tam bir cahillik örneğidir. Doğrudur; esas itibariyle namaz denilen ibadet, şekilleri farklı olmak üzere hem Yahudilikte ve hem de Hristiyanlıkta vardır.

Ancak vakitleri, şartları ve namazda okunan şeyler tamamen farklıdır.

Mesela, Yahudilerin Tafila dedikleri namaz, İslamiyetteki namazdan ziyade duaya benzer. Namaz kılınan yerin temiz olmasını şart koşarlar. Ama bizdeki secde, rüku’ ve kıyam ve benzeri özellikler yoktur. Hatta namazlarında müzik de önemli yer kaplamaktadır.

Hristiyanlık ta buna benzer. (الصلاة بين اليهودية والمسيحية والإسلام رابط المادة: http://iswy.co/e13rcf) Ayrıca on Tevrat’ta geçen on emir, temel itibariyle İslamiyette bulunmaktadır. “Bir zamanlar biz İsrailoğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin” diyerek söz almıştık.

Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hala da sırt çevirmektesiniz. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullene geldiniz. Hala da (buna) şahitlik ediyorsunuz.” (Bakara Suresi, 2/83, 84)

İKİNCİ KISIM ise, sadece, zaman ve mekanın değişmesinin etkisiyle değişmeye maruz kalan maruz olan füruat (fıkhın ayrıntılı hükümleri, mesela namazın rekatları, kıyam, rüku’ ve secde gibi dahili ve harici şartları gibi) kısmında İslamiyet tesis edicidir; taklitçi değil. Bunda akli ve mantıki olmayan bir cihet yoktur.

Evet, dört mevsimde giyecek, yiyecek ve sair ilaçların değişmesine lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti değişir. Aynı şekilde hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, beşer ömrünün mertebelerine göre ahkam-ı fer’iyede (ayrıntılı hükümlerde) değişim vardır.

Çünki fer’i hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre zarar olur. Veya bir ilaç, bir şahsa deva iken, bir başka şahıs için zehir olur. Bu sırdandır ki, Kur’an, eski dinlerdeki fer’i hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. ((İşarat-ül İ’caz, sh. 50 )

Asırlara Göre Değişen Kısmın Ayrıntılı Hükümlerini Sünnetin Açıklayacağı Kur’an ve Sünnet Tarafından Açıklanmıştır Biraz önce bahsettiğimiz fer’i hükümleri, yani asırlara göre değişen ayrıntılı hükümleri, Sünnet’in açıklayacağını, Hem kur’an ve hem de Resulüllah’ın kendisi ayan beyan açıklamıştır. Bu konuya dair bazı delilleri zikretmekte fayda vardır:

BİRİNCİSİ; Kur’an ayetidir.

Şöyle ki: “Halbuki (biz) sana bu Kitab’ı ancak (insanların), hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri kendilerine açıklayasın ve iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl, 64) Önemle ifade edelim ki, İslam dininin meseleleri iki kısımdır: Birisinde telahuk-u efkar (yani farklı din ve kültürlerden fikirlerin birbiriyle buluşması) tesir eder. Bazan onlara yanabilir. Nasıl ki maddi konularda büyük bir taşı kaldırmak için yardımlaşma gerektiği gibi. Diğer kısımda ise, esas itibariyle fikirlerin birleşmesi ve karşılıklı yardımlaşma tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki dışarıda bir uçurum üzerinden atlamak veyahut bir dar yerden geçmekte bir ile bin birdir. Yardımlaşma faide vermez.

Bu kıyasa binaen ilimlerin bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi yardımlaşmaya muhtaçtır. Bunların ekseri, maddi ilimlerdir. Diğer bir kısmı, ikinci misale benzer. Kemale ermesi anidir, yahut ani gibi olur. Bu ise, çoğunluğu maneviyat veya dini ilimlerdedir. Mutlak ilahi hakikatler ve hükümler olan namazın rek’atları, zekatın şartları gibi dini hükümlerde, maddiyyunun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek, adeta latife-i Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nurani olan aklın sekeratını ilan etmek demektir.

Evet, herşeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez… (Muhakemat, sh. 17-18-19) Kur’anın şu ifadeleri, Hz. Resulüllah’ın hadislerinin vahiyden ibaret olduğunu anlatmak için yeterli bir delildir: “”1, 2-Battığı zaman necm’e (o yıldıza) and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı! 3-Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor! 4-O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm Suresi, 1-4) Bildiğiniz gibi, “Vahiy iki kısımdır. Biri: ‘Vahy-i sarihi’dir (açık vahiydir) ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir (tebliğ edicidir), müdahalesi yoktur. Kur’an ve bazı ehadis-i kudsiye (kudsi hadisler) gibi. İkinci kısım: ‘Vahy-i zımni’dir (kaynağı yine vahiy olan sünnetidir).

Şu kısım, mücmel (özü) ve hulasası vahye ve ilhama istinad eder. Fakat tafsilatı ve tasviratı (geniş açıklaması) Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’a aiddir. O, vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvir; Zat-ı Ahmediye Aleyhissalatü Vesselam bazen yine ilhama ya vahye istinad edip beyan eder. Veyahut kendi ferasetiyle (doğru anlayışıyla) beyan eder. Ve kendi ictihadıyla yaptığı tafsilat ve tasvirat, ya vazife-i risalet (peygamberlik vazifesi) noktasında ulvi kuvve-i kudsiye ile beyan eder. Veyahut örf ve adat (adetler) ve efkar-ı amme (umumun fikirlerinin) seviyesine göre beşeriyeti (insan olması) noktasında beyan eder.” (Zülfikār, 19. Mektub, 6)”

İKİNCİSİ, Resulüllah’ın sahih olduğunda şüphe bulunmayan hadisleridir. Bunlardan ikisini zikredeceğiz:

Birincisi, tamamen namaz ile alakalıdır.

Şöyle ki: “Beni nasıl namaz kılıyor olarak gördüyseniz öylece namaz kılınız!” (Buhari 6003) “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Dönünüz ailelerinizin yanında olunuz! Onlara dini bilgileri öğretiniz! Beni nasıl namaz kılıyor olarak gördüyseniz öylece namaz kılınız! Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun. Yaşlınız da size imam olsun!’ buyurdu.” (Buhari 673, Müslim 674/292, Nesei 780, Tirmizi 205, İbni Huzeyme 396, Begavi 431, Ahmed 3/436, Albani İrva 213).

İkincisi ise, Kur’an ve Sünnet’in dinin iki temel kaynağı olması ile alakalıdır: “Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde; “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir” buyurmaktadır.”

Netice Asırlara göre şeri’atlar değişir.

Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeri’atlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hatem-ül Enbiya’dan sonra O’nun şeri’atı, her asırda, her millete kafi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat nazari hükümlerde ve içtihadi meselelerde, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.

Evet nasılki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şeri’atlar değişir, milletlerin kabiliyetine göre fıkhın hükümleri tahavvül eder. Çünki şer’i hükümlerin fıkıh kısmı, insanların hallerine bakar. Ona göre gelir, ilaç olur. Geçmiş Peygamberler zamanında, insanların tabakaları birbirinden çok uzak ve farklı olduğundan, o zamandaki şeri’atlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıt’ada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeri’atlar bulunurmuş.

Sonra ahirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya ilkokul derecesinden, lise derecesine terakki ettiğinden, çok değişimler ve milletlerin birbirine karışmasıyla ile bütün milletler birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şeri’atla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeri’ata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.” (Sözler, sh. 485) O halde Sünnet’in ehemmiyetini inkar etmek için namaz ve zekat gibi ibadetlerin Yahudilik yahut Hristiyanlıktan aynen geçtiğini iddia edenler, Kur’an’dan haberdar olmadıkları gibi, meseleyi sahih olarak anlatan hadislerden de haberdar değillerdir.

Biz bu cevabımızı, ulema-ı su’ güruhuna dahil olanlara değil, bazan gafilane bunlara aldanan samimi Müslümanlara yararlı olsun diye kaleme aldık. “”Cevab-ül ahmak-is sükut” kaidesince, böylelere karşı cevab sükuttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan” sözü uzattık. (Mektubat, sh.438 )

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ
Kaynak : Risale Ajans