Küfteki Zehirden Şifaya
A- A A+

Küfteki Zehirden Şifaya

Günlük hayatımızda küflü gıdalara sık rastlarız. Sarı bir peynirde, beyaz lekeler; yoğurtta yeşilimsi gri bir tabaka; çilekte de siyahımsı gri bir renk görmüşüzdür. Küfler, bir tür mantardır ve bilim dünyasında, bitki ve hayvanlardan ayrı bir canlı alemi kabul edilir. Küfler mikroskobik canlılardır ve farklı hayat tarzlarına sahiptirler. Küf mantarlarının yayılmasını ve çoğalmasını sağlayan hücre formlarına spor denir.

Bu sporlar, belli şartlar altında (sıcaklık, rutubet, karanlık ve besleyici ortam gibi) çoğalma özelliği kazanırlar. Küf mantarları, direnci oldukça yüksek bir hayat formuna sahip kılınmıştır. Kıldan daha ince bir lif halinde beliren küf, çok farklı yapılardaki sporlarıyla hızlı şekilde çoğalır. İlk başlarda bizim göremediğimiz küfler, belli bir süre sonra ince tüyler şeklinde ortaya çıkar Nerede nemli bir yer bulursa, orada hızla dal budak salarak, kendine göre bir dünya kurar. 
 
Bir gıdaya konan sporlar, küf oluşturmaya başlar. Beslenme maddesi tükenince, çoğalma durur; fakat küf hayatını spor halinde sürdürmeye devam eder. Uygun şartlar bulduğunda, küf oluşturma mekanizması tekrar işletilmeye başlanır. Küfteki sporlar, organik maddenin tamamına zehrini bulaştırabildiği için, ekmek, reçel, meyve (portakal) gibi yiyeceklerin bir kısmında küf görüldüğünde, bütünün atılması gerekir. Çünkü sadece küflü kısmı atmakla organik maddedeki küf giderilmiş olmaz. Mesela naylon torba içindeki bir tost ekmeğininin bir ucunda ufacık küf görülse, artık o ekmeğin kullanılmaması gerekir.

Mikroskopla bakıldığında en üstteki ufacık bir küfün en alttaki parçaya da sirayet ettiği rahatlıkla görülmektedir. Küfler, ölümcül zehir tesiri gösteren aflatoksinleri üretebilen canlılar olduğundan, bazı küf mantarları, binlerce insan ve hayvanın ölümüne yol açabilir. Bilhassa Afrika'da küflenmiş yerfıstığı ve antepfıstığı gibi yiyeceklerdeki aflatoksinlerin sebep olduğu ağır karaciğer hastalıkları iyi bilinmektedir. Küflenmiş maddelerin sporlarının dağılarak daha büyük zararlara yol açmaması için, mümkünse bir torba içine koyulup ağzı bağlanarak atılması tavsiye edilir. Küflenen meyvenin de hemen bulunduğu yerden çıkarılarak, küfün diğerlerine bulaşması önlenmelidir.
 
Bütün küf mantarları zararlı değildir, bazıları faydalıdır. Mesela bazı küfler, peynirin daha dayanıklı hale gelmesini sağlar ve ona ayrı bir tat verir. Bazen de zararlı küflerden korunmak için kullanılır. Bundan dolayı eskiden beri, zararlı küflere karşı bazı peynirler küflendirilerek kullanılmaktadır. Ayrıca çok kuru olan peynirlerdeki küfler, yayılma imkanı bulamadığından bu peynirlerin küflü kısmı kesilerek, diğer kısmı tüketilebilir. 
 
Küf mantarlarının sporları sadece yiyeceklerde değil, her yerde bulunabilir. Bilhassa pencere kenarlarında oluşma riski çok yüksektir. Dolayısıyla pencere kenarlarının ıslaklığı kontrol edilip, küf oluşturmaya meyilli olup olmadıkları tespit edilmelidir. Göremediğimiz küf mantarlarına karşı pencereleri tam açarak evimizi zaman zaman iyice havalandırmak gerekir. Oturma ve yatak odalarının, banyoların duvarlarında görülen küflerin zaman geçirmeden giderilmesi ise sağlığımız açısından, bilhassa alerjik bünyeler için çok mühimdir.
 
Biyolojik silah olarak küf mantarları

Ölümcül zehir üretebilen bazı küf mantarları, uygun teknolojilerle biyolojik silah olarak kullanılabilir. Küflenmiş tahıllardaki T-2-toksin küf mantarı zehirleriyle, 1942–43 yıllarında Rusya'da binlerce insan ölmüştür. Tıpkı radyoaktif madde gibi canlılara tesir eden T-2-toksin sporları, cilde değdiği anda ağır tahrişlere sebep olur. 1979–81 yıllarında Kamboçya ve Tayland sınırında izah edilemeyen zehirlenme vakalarının artması üzerine, uçaklardan T-2-toksin olduğu düşünülen sarı madde (yağmur) püskürtüldüğü ortaya çıkmıştır. Yine 1981 yılında Afganistan'da Sovyetler tarafından T-2-toksinin biyolojik silah olarak kullanıldığı görüldü. Bu özelliklerinden dolayı T-2-toksin, 1990'larda bazı Avrupa ülkelerinde biyolojik silah kapsamına alındı. 
 
Küf ve penisilin

İngiliz doktor Alexander Fleming, 1928'de Lond­ra'daki St. Mary's Hospital'da, içinde değişik yara enfeksiyonu uyarıcısı bulunan deney kabında küf mantarı oluştuğunu gözlemledi. Bu, nadiren oluşan bir durum değildi. Fleming, garip bulduğu bu maddeden dolayı kabı atmadı. Zira enteresan bir şekilde küfün etrafındaki zemin şeffaflaşmış, enfeksiyon sebebi bakteriler (Staphylococcus) kaybolmuştu. Bu­nun üzerine başka denemeler de yapan Fleming, küf mantarlarının sadece Stafilokokları değil, akciğer iltihaplanmalarına ve menenjite yol açan başka bakterileri de yok ettiğini müşahede etti. Fleming, bu küf mantarının adını Penicillium notatum koydu. Böylece antibiyotik çağının başlaması için ilk adım atıldı. Ancak bu mu'cizevi maddenin gelişiminde bazı aksaklılar vardı. 
 
Alexander Fleming ve penisilinin hikayesi, esasen 1. Dünya Savaşı'nda başlar. Bu genç bakteriyolog, o zamanlar Bologne-sur-Mère isimli bir Fransız askeri hastanesinde doktor olarak çalışmaktaydı. Askerler; bomba ve mermilerden daha çok tetanus, yara iltihabı, kan zehirlenmesi gibi enfeksiyon kapan yaralardan ölüyordu. Robert Koch ve Louis Pasteur'den beri Batı dünyasında ölümcül enfeksiyonlara yol açan mikropların veya bakterilerin varlığı bilinmesine rağmen, bunlara karşı tesirli bir ilaç henüz geliştirilememişti. Enfeksiyonları önlemek için yaralar, asit borik ve karbol asiti gibi kimyevi dezenfekte maddeleriyle yıkanıyor; fakat yine de yaralıların çoğu hayatını kaybediyordu.
 
Fleming, ölüm vak'alarının ana sebebini tespit etmişti: Kullanılan dezenfekte edici maddeler, bakterileri kısmen yok ederken, yaralıların bağışıklık sistemini de zayıflatıyordu. Bu durumda bakteriler bünyede kolayca çoğalma ve rahat hareket etme imkanı buluyordu. Dolayısıyla Fleming ömrünü, mikropları tamamen yok edecek bir ilaç geliştirmeye adadı.
 
Birçok kaşif gibi Fleming de, küf mantarını tevafuken keşfetti. Ama o zamanlar organik maddelerin, insan vücuduna zarar vermeden mikropları kökünden kazıdığına, kendisi dışında pek kimse inanmıyordu. Penicillium notatum ismini verdiği ve tehlikeli bakterileri öldüren küf mantarı ile ilgili olarak, "Penisilin Kültürlerinin Antibakteriyel Tesiri" adında bir rapor hazırladı; ancak etken maddeyi büyük miktarda izole edip üretemediğinden, bilim dünyasında pek ciddiye alınmadı ve penisilin bir süre unutuldu. 
 
Oxford Üniversitesi'nden Ernest Chain ve Howard Florey isimli iki bilim adamının 1939'da Fleming'in ürettiği küf suyuyla karşılaşmasıyla araştırma tekrar ele alındı. Antibakteriyel etki maddelerini aramaya koyulan bilim adamları, sonunda bu maddeyi kullanma maksatlı izole ederek çoğaltmayı başardılar. Öldürücü Streptokoklar ile enfeksiyona yakalanmış farelerin, penisilin sayesinde hayatta kalabildiklerini ispat ederek penisilinin iyileştirici gücünü gösterdiler. Kısa süre sonra 2. Dünya Savaşı başladığında, penisilin araştırmaları yoğunlaştı. Penisilin ile tedavi ilk defa, 1941 yılında başladı. 1942'de ABD'de piyasaya sürülen ilaç, 1944 başında müttefik güçlerin istifadesine sunuldu. Savaşın son aylarında binlerce askerin hayatı penisilin sayesinde kurtuldu. 1945 yılında Fleming, Chain ve Florey'e bu buluşlarından ötürü Nobel Tıp Mükafatı verildi. Böylece, penisilin antibiyotiği, enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde insanlığın hizmetine girdi ve enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde bir çığır açıldı. Bugün bütün antibiyotiklerin yaklaşık beşte biri, küf mantarlarından üretilmektedir. 
 
Karıncalar da penisilin kullanıyor 

Bilim adamları, bazı karıncaların enteresan şekil­de küf mantarlarındaki antibakteriyel özelliği Fle­ming'ten önce bildiklerini ve ondan istifade ettiklerini ortaya çıkardı. Karıncalar, sevk-i İlahi ile yer altında, beyaz gri küf mantarlarının da bulunduğu mekanlar kurar. Birkaç metreyi bulan ve yüzlerce odadan oluşan bu mekanlarda karıncalar, beslenme ihtiyaçlarını giderirler. Bunu iş bölümüyle gerçekleştiren karıncaların her birinin kendine göre bir vazifesi vardır: yaprak kesmek, yolun güvenliğini sağlamak, yaprakları çiğneyip hamur haline getirmek gibi…

Bir kısım karıncalar, seçtikleri herhangi bir ağacın yaprağını, zehirli de olsa, arkadaki iki keskin ayağını ustaca kullanarak düzgünce keser, onları küf mantarlarının olduğu yere taşır, yeni yaprak toplamaya çıkar. Başka bir karınca, bu yaprakları ezip hamur haline getirdikten sonra, acıkan ve beslenmek için yiyecek bekleyen küf mantarlarının üzerine sürer. Ezilmiş yeşil yaprağı yiyen mantar, hem büyür, hem de yaprakların zehrini alarak onları zararsız hale getirir.

Dezenfekte edilen yapraklar, daha sonra üzerlerindeki küfle birlikte karıncalar tarafından yenir. Böylece karıncalar, küf mantarlarına en titiz şekilde hizmet götürürken, zehirsiz yiyecek elde etme imkanına kavuşur. Öyle karşılıklı bir yardımlaşma ki, hem küf mantarları hem de karıncalar, Rezzak-ı Hakim tarafından birbirlerinin imdadına koşturulur. Acaba karıncalar, insanoğlunun 70 yıldır kullandığı küf mantarındaki antibiyotik tesiri, nereden biliyordu? Yaratıldıkları günden beri küf, zehirli yaprak ve karıncanın harika bir şekilde iç içe cereyan eden ortak hayatının arkasındaki mükemmel mekanizma, bizlere neyi anlatıyor? Ya ilk bakışta tiksinti uyaran küfün, insan sağlığı açısından büyük önemi olan antibiyotik bir maddeyi içinde barındırması?
 
Düşünmeye devam edersek; evrime göre güçlü olan yaşama hakkına sahipse, burada küf mantarı mı, karınca mı, yoksa zehirli yaprak mı güçlüdür? Bu canlılar arasında bir mücadele mi, yoksa insanı hayrete sevk eden bir yardımlaşma mı cereyan etmektedir? Bütün bunları tesadüfe bağlarsak, ilk bakışta mide bulandırıcı gibi görünen küfte, sonra bakteriden karıncaya, oradan da insana uzanan sayısız hikmeti nasıl izah ederiz? 
Kaynak : Risale Ajans