Hz. Musa ile Genç Adamın Hikmetli Yolculuğu
A- A A+

Hz. Musa ile Genç Adamın Hikmetli Yolculuğu

Kehf Suresi’ndeki üç kıssadan birinde Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.)’ın buluşması ve yolculuğu vardır. Ve söz konusu buluşma, Hz. Musa (a.s.) ile yardımcısı olan “genç adam”ın hikmetli yolculuğu akabinde olmuştur…

Altınoluk Dergisi yazarlarından Cafer Durmuş, Kehf Suresi ışığında bizi bir yolculuğa çıkartıyor.

Musa (a.s.) ile yardımcısı olan “genç adam”ın hikmetli yolculuğu hakkında; “Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (18/65) buyrulan Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.)’ın karşılaşması ayetlerde şöyle anlatılır: İlk önce Musa (a.s.) “Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” demiştir.

Hızır (a.s.) ise “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” (18/66-68) cevabını vermiştir. Musa (a.s.)’ın onu; “İnşaallah, beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.” diye temin etmesine rağmen Hızır (a.s.) yine de “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” (18/69-70) demekten geri durmamıştır.
 
Kehf Suresi’nin 65 ila 82. ayetlerinde belirtildiği üzere bu yolculuk sırasında Hızır (a.s.) bindikleri gemiyi delmiş, rastladıkları bir çocuğu öldürmüş ve halkının kendilerini misafir etmekten kaçındığı bir beldede yıkılmak üzere bulunan bir duvarı meccanen doğrultmuştur.

Tabii bunların her birinden sonra Musa (a.s.) ona, niçin böyle yaptığını sorma gereği duymuş ve ilk iki sorusuna “Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” (18/72-75) cevabını almıştır. Ancak üçüncü sorudan sonra Hızır (a.s.); “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” (18/78) diyerek, yaptıklarının hikmetine dair bazı bilgiler vermiştir. Hızır (a.s.)’ın izahatı ayetlerde şöyle nakledilmektedir:
 
ZOR ZAMANDA “VEREN DE O ALAN DA O” DİYEBİLMEK
 
“Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasp etmekte olan bir kral vardı.
 
Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.
 
Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (18/79-82)
 
Bu mübarek ayetlerde Musa (a.s.)’ın, “Niçin böyle yaptın?” sorusuna cevap olmak üzere bazı hikmetlere değinilmiş, o da yapılan izahata itiraz etmemiştir. Demek ki, zahiren muzır ve münker görünen şeyler hakikatte öyle değildir. Mü’min, büyüklerinin tasvip ettiği ya da sükut ile geçiştirdiği bir meselede, hemen itiraz yoluna gitmemelidir. Cenab-ı Hakk’ın hüküm ve tedbirinde, kendisinin henüz muttali olamadığı hikmetler olabileceğini düşünerek teslimiyeti esas almalıdır.
 
Bir de şu var; batıni sebepler her zaman zahire muvafık olmayabilir. Ancak bu, hakikatle şeriatın birbirine zıt olacağı manasına gelmez. Çünkü şeriat, Cenab-ı Hakk’ın hükmüdür. Nitekim batına memur olan Hızır (a.s.) işin hakikatini izah ettiği zaman, Musa (a.s.) itiraza mahal olmadığını görmüş ve hadiselerin ardındaki hikmete ram olmuştur.
 
Şunu anlıyoruz ki; bütün tedbirleri aldıktan sonra neticesi arzu ettiğimiz gibi olmayan işlerde tevekkül, teslimiyet ve rıza limanına sığınmak lazımdır. İzahı en müşkil görünen gulamın katledilmesi meselesi, bunun en bariz misalidir. Zor zamanda “Veren de O, alan da O.” diyebilmeyi öğreten en açık örnektir.
 
MÜ’MİNİN DURUMU HAYRET VERİCİDİR
 
Bu vesileyle hayatın gelgitleri arasında bazen bir nefes soluklanmak gerektiğini yeniden idrak ediyoruz. Soluklanmak ve nefsimizi sorguya çekmek. Hiçbir yaprağın O’nun izni olmadan kımıldamadığı inancını pekiştirmek. İtiraz kılıçlarını yerli yersiz kullanırım korkusuyla hep kınında tutmak. Yeri geldiğinde bir mü’min ve muvahhid gibi parıldatmak üzere saklamak… Çünkü O, her an işini hikmetle işlemede, yeniden san’atkarane yaratmadadır. Bize düşen, hakkınca çalışmaktır vesselam.
 
Ayet-i kerimede; “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 2/216) buyuruyor. Sevgili Peygamberimiz (sav); “Mü’minin durumu hayret vericidir. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Ve böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır. Sevinecek olsa, şükreder; bu onun hakkında hayır olur.

Başına bir bela gelse, sabreder; bu da onun hakkında hayır olur” (Müslim, Zühd, 64) müjdesini veriyor. Görülüyor ki bazen bir küçük kusur, külli ziyana mani olabilir. Bir gencin ölümü, sonu ebedi hüsran olan küfür ve tuğyandan yakınlarını koruyabilir. Salih ebeveynin Allah katındaki itibarı gelecek nesillerin istikbalini kurtarabilir.
 
Bu ve benzeri düşüncelerle Allah kelamının huzurunda diz çöktüğümüz vakit, oradan önümüze hayatın zorluklarını kolay ve katlanılır kılan nefes alanları açılacağına inanıyoruz.
Kaynak : İslam ve İhsan