Atatürk'ün Kur’an’ı Türkçeye Çevirmesindeki Sır
A- A A+

Atatürk'ün Kur’an’ı Türkçeye Çevirmesindeki Sır

Ünlü tarihçi Mustafa Armağan cumhuriyet dönemi ile ilgili ezber bozan açıklamalarına devam ediyor. İşte onlardan biri daha...

1970’lerin sonunda kitap sevdamın filizlenmiş, o kitapçı senin, bu kitapçı benim, saatlerim artık bu yeni irfan tapınaklarının rafları önünde geçer olmuştu.
 
Bursa’da Ulucami’nin köşesinde MTTB’nin kitabevinden tutun da ciltçi Cavit Çemrek’in üst katı eski kitaplarla dolu dükkanına kadar süren turlarımda kitabiyat bilgilerimin temeli atılmaktaydı.
 
Rahmetli Cavit Çemrek’in dükkanında geçirdiğim saatlerde Osmanlıca bir Kur’an tercümesine rastlamıştım. Adı “Nuru’l-Beyan”, yazarı da Şeyh Muhsin-i Fani (Hüseyin Kazım Kadri’nin takma adı).

Cumhuriyet devrinin bu ilk meal-tefsir denemesi zamanında yoğun eleştirilere uğramış, hatta “Sebilürreşad” dergisi şiddetli hücumlarda bulunmuştur.
 
Mesela daha ilk ayetin ilk kelimesinde hata yapılmıştır. “Kaffe-i hamd Rabbu’l-alemine mahsustur” şeklindeki çeviride “kaffe” kelimesi ‘istiğrakı’, yani başına geldiği cins ismin eksiksiz bütününü ifade etmez, halbuki ayette istisnasız bütün hamdin Allah’a mahsus olduğu kastedilmektedir.
 

 
Kur’an’ın tercümesi tartışmasını yapmadan önceki aylarda Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir Paşalar diğer arkadaşlarıyla birlikte Dumlupınar’da (18 Ocak 1923).
 
Dakika bir, gol bir hesabı. Nitekim eleştiriler yüzünden bu tercüme bir daha basılamadı. Aynı yıl yeni bir çeviri yayımlandı. Üzerinde Cemil Said (Dikel) imzası olan bu sözde Kur’an tercümesi ise gerçekte bir çevirinin çevirisiydi. 1840’ta Fransızcaya Albert Kazimirski’nin çevirdiği Kur’an tercümesi bu defa Türkçeye kazandırılıyor ve bu da dinde reform taraftarlarının ekmeğine lezzetli bir yağ sürüyordu.

Cumhuriyetin ilk yılında Kur’an tercümelerinin birbiri ardınca geliyor olması hayra alamet miydi? Fakat bu çeviri de hücuma uğramaktan kurtulamadı. Mehmed Akif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) ile sonradan Diyanet İşleri Başkanı olacak Ahmed Hamdi (Akseki) tarafından yöneltilen sert eleştirilere tatminkar cevaplar verilemedi ama anlaşılan, niyet farklıydı. Nitekim 1923 yazında Mustafa Kemal ile görüşmelerinde sık sık Kur’an’ı Türkçeye çevirteceğine dair fikirler duyduğunu bizzat Kazım Karabekir anlatmaktadır.
 
Özetle Cumhuriyet daha kurulmadan önce Kur’an’ın tercümesi fikrinin birdenbire akla gelmiş olması manidardır.
Karabekir Paşa ne diyordu?
 
“Kızıl Pençe”de bu anı Karabekir’in ağzından şöyle aktarmıştım: “Belli olmayan hususlardan birisi de, hükümetin din, daha doğrusu İslamiyet hakkındaki git-gelleriydi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi meselesi, bu git-gellerden biriydi sadece. 14 Ağustos akşamı Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisiyle ilgili görünmeyerek “Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Şer’iye Vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi:
 

 
Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi (Yazır) ile Diyanet adına Ahmed Hamdi (Akseki) arasında yapılan meal ve tefsir yazılması hususundaki sözleşmenin son sayfası (26 Ekim 1925).
 
“Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere (Cemil Said’i kastediyor) tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak güya Kur’an’ı da, İslamiyet’i de kaldıracaktır. Çevresindekiler böyle bir çevre, kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”
 
Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim: “Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği göz önünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dini bilgilere hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”
 
Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi: “Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. (Kur’an’ı) Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!”
 
Bu fikrine şöyle karşılık verdim: “Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur’an’ı kendi siyasi çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçaya hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul, tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan, vicdani bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanmak hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi milli kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.”
 
Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı hiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi: “Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!”
 
Orada bulunan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyler işin bir bilim kurulu önünde berbat bir şekle dönüştüğünü görerek, “Paşam, çay hazır, herkes bizi sofrada bekliyor.” diyerek müdahale edip bahsi kapatabildiler. Bizler de özel masadan kalkarak sofraya oturduk, yedik içtik.”
 
Tebbet Suresi’ne eleştiri!
 
“Arap oğlunun yavelerini tercüme ettireceğim” sözü ile Cemil Said’in bazılarınca “Türkçe Kur’an” diye anılmaya başlanan çevirisini yan yana koyunca nasıl bir yol açılmak istenildiği de netleşiyor. Mehmed Akif’e sipariş edilen (ama kendisi tarafından yaktırılan) meal ile Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi’ye yazdırılan tefsirin de bu ışık altında incelenmesi gerekir. Zira her ikisi de bu yeni protestan Kur’an ve din anlayışına direnmiş, buna Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla Rifat (Börekçi) de katılmış ve sonunda Kur’an’ın çevirisini resmileştirme ve Türkçe ibadette kullanma çabalarını akim bırakmışlardır.
 
1933 yılında Türkiye’ye gelen ABD’li General Sherill’in Atatürk’le görüştükten sonra yazdığı rapordan bir parçayı beraberce okuyalım (Rifat Bali çevirisiyle): “(Atatürk) Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu.

Bu duada (Tebbet Suresi) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. “Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?” dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kur’an’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.”
 
Karabekir Paşa ile General Sherill’in söyledikleri bir noktada çakışıyor. Atatürk gerçekte ne yapmak istemişti dinde? Reform mu? Yoksa…



Said Nursi hazretlerinin şualar isimli eserinde de bu mesele şöyle geçmektedir.

"Bundan oniki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık Kur'ana karşı su'-i kasdını tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: "Kur'an tercüme edilsin, ta ne mal olduğu bilinsin."

Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plan çevirmiş.

Fakat Risale-i Nur'un cerhedilmez hüccetleri kat'i isbat etmiş ki:

Kur'anın hakiki tercümesi kabil değil ve lisan-ı nahvi olan lisan-ı Arabi yerinde Kur'anın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adedden bine kadar sevab veren kelimat-ı Kur'aniyenin mu'cizane ve cem'iyetli tabirleri yerinde, beşerin adi ve cüz'i tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli planı akim bıraktı."
Kaynak : Risale Ajans