Dr.Mehmet Rıza Derindağ
Sadeleştirme Bir Cinayet-i Azimedir, Fakat...
Dr.Mehmet Rıza Derindağ
A- A A+
Sevgili Üstadımızın emirleri, işaretleri, dersleri, tenbihleri, ikazları, irşadları, tehditleri ve şefkatleri hep hakikatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mahiyettedir. (Hulusi Yahyagil)
 
Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-ı Kuraniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar ile isbat ederek, o iman-ı tahkikiyi taşıyan halis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde –hizmeti imaniye itibariyle- adeta birer gizli kutup gibi müminlerin manevi birer noktai istinadı olarak bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde kuvve-i maneviyey-i itikadları cesur birer zabit gibi, kuvve-i maneviyeyi ehli imanın kalplerine verip müminlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar. (8. Şua)
 
Sadeleştirme mevzu necib Üstadımızın vekil ve vereseleri tarafından gayet genişçe izah edilmiş başka beyana ihtiyaç bırakmamıştır.

Bu mevzuya cüret edenler düşünsün ve akıllarını başlarına alsınlar. Mevzuya cüret edenler Etilerde Berkant Bey, Taksimde Suzan Hanım anlamıyor diyorlar... Onların gül hatırları için çakma risale yapmışlar. Elleri titremeden Nur Risalelerine el uzatır, karışır ve karıştırırlar.

Onlar için Üstadın hukuku, ağabeylerin hukuku, cemaatin hukuku mühim değil mi?
  • Varsın Sungur abi kızsın, Üstadın manevi evladıymış, varisiymiş, Berkant Bey kadar önemli mi canım.
  • Varsın Hüsnü Abi kızsın. Vekil-i mutlakmış, Nurun has dairesinin hasıymış, Suzan hanım kadar kıymetli mi?
Bunlar sadeleştirdiğinizi okuyacaklar mı meçhul, okudular anlayacaklar mı o da meçhul, anladılar anladıklarını hayatlarında yaşayacaklar mı bilinmez, yaşadılar davay-ı Kurana hamil olup kara sevdalı olacaklar mı bilmiyoruz, yok oğlu yok, meçhul kızı bilinmez... Değer mi bu kadar bilinmez için bu bilinen, malum, mevcud, verese-i Üstad, hamil-i neşr-i envar-ı esrar-ı Kuranı karşınıza almak, onların incelerden ince, nazik ve nazenin kalplerini kırmak?
 
Bu mevzuda çok güzel yazılar yazıldı. Nur risalelerinde kifayet derecede cevap vardır. Ağabeylerin mektubu da anlayana kafidir. Anlamayanlar için de sadeleştirilmiş olarak çokları yazdılar. Anlamak istemeyenlere de yapacak bir şey yok.
 
Şimdi gelelim başlığımdaki fakat kelimesine...

Evet sadeleştirme bir cinayet-i azimedir fakat...
Bu sadeleştirmeye gelene kadar verilen tavizler olmuş mudur?
Evet olmuştur.

Bazı külliyatı basan yayınevlerine sormak lazım, siz bu külliyatın içine lügatı, biyografiyi şunu bunu kimden izin alarak koydunuz?

Üstadımızın neşirde varisleri bellidir. Bu varislerden sadece birisi “külliyata lugat konulur veya konulabilir” derse ben fakattan vazgeçeceğim değilse hiç kusura bakılmasın cinayeti azime olmasa bile o da cinayettir.
 
Gelin külliyata parmak karıştırmayalım. Bakın Üstadımızın varisleri 15 kişi sayılır ve Tahiri ve Hüsrev Agabeyler ile bu rakam 17 olur, birisinin müsaadesi varsa bana yazın. Hem kaldı ki dört talebesini de mutlak vekil tayin etmiş Üstadımız. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve şu hatırayı okuyun;
 
“Atıf Ağabey Ankara’dan formalarla gelmişti. Üstadımıza formaları teslim edip, Üstadım inşaallah külliyatı basacağız ama sizden de bir isteğimiz var dediler. Üstadımız şaşırdı, yüzlerine baktı, söyleyin der gibiydi. Atıf Ağabey, Üstadım Gençlik Rehberinin sahife altlarına lügat koysak, yeni nesil daha iyi anlar dedi. Üstadımız önce tamam kardeşim dedi, sonra fakaaaat buyurdular...

“Fakat Sözlerde (Nur Risalelerinde) derin tefekkür ve ulvi marifetullah dersleri olduğundan ben müsaade edemiyorum.”

Sonra Üstadımız şefkatiyle bu fakat kelimesini biraz daha açıyor ve ekliyor, “gardaşlarım Nurları mütefekkirane mütaala edip okurken bilmediği bir kelime gelir (Üstadımız eliyle ve başıyla anlattıklarını gösteriyor) nazarı sahifeden alır aşağı lügata bakar bu hal o mütalaaya zarar verir, tefekküri haletin zayiine sebeb olur buyurdular.”
(Hüsnü Bayram Ağabey)
 
Bir yayınevinin kurulma arefesinde Almanya’dan malum bir Ağabey telefon açmıştı Sungur Abiye. Sungur Abi de hayatta, o ağabeyimiz de hayatta. Sungur abi Hüsnü Bayram Abi ile telefonda görüştükten sonra derhal Almanya’ya o ağabeye telefon açtı ve dedi ki; “bilsem ki ben kainatı fethedeceğim o kitaplarla yine de Üstadıma muhalefet etmeyeceğim, sadakat gömleğini yırttırtmayacağım.”
 
Risale-i Nur ne sadeleştirmeyle ne de sahife altlarındaki lugatlarla anlaşılır.

Risale-i Nur ilmi ledündür. Vaesefa Nurları sadece akademik bir çalışmaya konu olabilecek bir meta zannediyorlar ve benim gibi Nurun ancak dış kabuğuyla alakadar oluyorlar onu da beceremiyorlar.
 
Barla Lahikasına biraz göz atabilsek Nurlar nasıl okunur, nasıl anlaşılır, nasıl yaşanır anlayacağız. Tek duam Nurların kendi haline bırakılması ve kendi hali melulumuzle uğraşmamız. Bu kadarcık bir sadakati bari bundan sonra gösterelim. Biz lugat kor, ayet meali korsak başkası da başka şeyler yapar. Hiçkimse bana bu ikisi aynı şey değil demesin. İmam cemaat münasebeti, muhteremler.
 
Risale-i Nur Külliyatı safi, duru, berrak bir hazine olarak bu haliyle keşfedilmeyi beklesin safi, duru ve berrak kalplerce. Bu arada siz lugat basın, ayet hadis mealleri olsun, şerh ve izahlar olsun, Nurlara ait sempozyumlar, forumlar yapılsın, dersler tertip edilsin, kimin ne marifeti varsa döksün ortaya ama Nurlara karışmasın, Nurları karıştırmasın... Filmler yapılıyor yapılsın, tiyatrolar olsun, kıtalar aşılsın tercümeler yapılsın, aslına dokunulmasın, dokunmayın, kim olursanız olun, ne olursanız olun ama Nurlara dokunmayın!!! Dokunmayın!!!
 
Bir kenz-i maarif olan irfana dokunmayın,
Ol varis-i peygamberi zişana dokunmayın...
İhsan-ı hüda, seyyidül ebrara dokunmayın,
Bir necm-i sera perde-i envara dokunmayın...
Emvac-ı ziya, ahsen-i ahyara dokunmayın,
Ayine-i pak, Ahmed-i Muhtara dokunmayın...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>