Dr. Vehbi Karakaş
Öldükten Sonra Diriliş Böyle İspat Edilir
Dr. Vehbi Karakaş
A- A A+
Geçtiğimiz cumartesi akşam davet edildiğim yerde önüme bir metin koydular:
 
-Hocam, bu akşam sizden bu metnin izahını rica ediyoruz, dediler.
 
-Hay hay memnuniyetle, dedik. Cenab-ı Hakk’ın lütf-u inayetiyle Besmele çekerek başladık. Metin, Bediüzzaman’ın Haşir Risalesinden bir parça idi.[1] Bu parça, öldükten sonra dirilişi, iki kere iki dört eder derecede ispat ediyordu. Metin, fevkalade güzel, mükemmel ve ikna ediciydi.
 
İçimden: Nasıl etsek de şu hakikatleri bütün cihana duyurabilsek? Duyursak da, biz Müslümanlar da dahil, bütün insanlığın ahirete yeniden iman etmesini, öldükten sonra dirilişe gerçekten inanmalarını sağlasak, diye düşündüm. Bütün televizyonlar, yayın akışlarını durdursa, bu dersi canlı verselerdi, bütün insanlar dursa, bu derse kulak kesilseydi değerdi. Ben bu sözü, benim dersim olduğu için değil haşa, o metnin içerdiği hakikatlerin bütün insanlığın ihtiyacı ve ilacı olduğunu gördüğüm için söylüyorum.
 
Müslümanlar da dahil, neden herkesin ahirete iman esasına yeniden iman etmesi gerekiyor?
 
Çünkü ahirete hakkıyla inanan mütteki Müslümanların, beş vakit namazsız günleri yoktu. Huşusuz namazları yoktu. Teheccüdsüz, tefekkürsüz geceleri yoktu. Zulümleri, yalanları, aldatmaları, cinayetleri, çalıp-çırpmaları, arsızlık ve ahlaksızlıkları yoktu. Cehennemi hatırlatan bir ayet duydukları zaman korkularından bayılırlardı. Hizmet ve ibadette herkesten önde olmaya çalışırlar, ücret ve mükafat almada en geride dururlardı. Kimseye hakaret etmezler, kendilerini herkesten hakir görürlerdi. Fitneye körükle giden değil, fitne ateşini söndüren birer kahramandı onlar. Onların her biri Elleriyle, dilleriyle kimseyi incitmezler, öfkelerini yutarlar, insanları affederlerdi. Her biri, birer pozitif enerji santralıydı. Yıkıcı değil, yapıcıydılar, bozucu değil, düzelticiydiler. Allah yolunda harcar ve harcanırlardı…İftira, yalan, gıybet, su-i zan yoktu onlarda. Dünyayı kazanacaklarını bilseler de veya dünya başlarına yıkılacağına inansalar da zulme ve zalime taraftar olmazlardı.
 
Bediüzzaman ahiretin isbatını bunun için yapıyordu. Peygamber Müslümanlığının ve ashab Müslümanlığının hakim olması için.
 
O akşam önüme konulan metinde de Allah’ın cömertliği, şefkati, izzet ve gayreti dikkatlerimize sunularak ahiret ispat ediliyordu.
 
Ben, oradaki hakikatlerin aynısını değil, istifademden bir kısmını, kendi dilimle siz sevgili kardeşlerime arz etmeye çalışacağım. Orijinalindeki güzelliğe muhatap olmak isteyenleri de bir numaralı dipnotta verdiğim kaynağa havale ediyorum.
 
ALLAH’IN SONSUZ ŞEFKATİ VE CÖMERTLİĞİ
 
Şu dünyada görülüyor ki, en aciz, en zayıf varlıktan tutun, ta en kuvvetli varlığa kadar her canlıya layık bir rızık veriliyor. Ata et, aslana ot verilmiyor.
 
En zayıf, en aciz varlıklar dünyaya gelen bebeklerdir. Bunlar, dünyaya gelir gelmez, karınlarını doyuracak en güzel gıdayı annesinin göğsüne yerleştirilen iki süt çeşmesinden alıyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Bu şefkat ve cömertlik Allah’tan başka kimin eseri olabilir?
 
Bahar mevsiminde, bütün ağaçlara cennet hurileri tarzında ipek gibi elbiseler giydirmek, onları çiçek ve meyvelerle süsleyip latif elleri olan dallarıyla biz muhtaçlara sunmak; zehirli bir hayvan olan arının eliyle şifalı balı ikram etmek; elsiz bir hayvan olan ipek böceğinden en güzel ve yumuşak bir elbise göndermek;  rahmetinin büyük hazinelerini küçük çekirdeklerde saklamak, onlardan türlü türlü meyveler çıkarıp sofralarımızı şenlendirmek Allah’ın sonsuz cömertliğinin ve sonsuz merhametinin eseri değil midir? 
 
Güneş, toprak, su ve hava gibi nimetler onun rahmetinin ve cömertliğinin eserleri değil mi? Havayı para ile satsaydı, hangi servet onu almaya yeterdi? Aklı para ile satsaydı hangi değer onu almaya kafi gelirdi. Yeri diriltmese ve baharı getirmeseydi hangi can kışın şiddetine dayanıp ta canlı kalabilirdi?
 
Ne güzel buyuruyor Allah:
 
 
فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
 
“Şimdi bak, Allah’ın rahmetinin izlerine. Bak da gör, ölümünden sonra yeri nasıl diriltiyor. Hiç şüphesiz ölüleri de böyle diriltecektir. Çünkü O, her şeye gücü yeten bir Kadir-i mutlaktır.”[2]
 
Aç bir aslanın, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuğun, yavrusunu himaye için ite, aslana saldırması; incir ağacının çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt gibi malzemeyi yetiştirmesi, yer ve göğün bitkilerin imdadına, bitkilerin hayvanların imdadına, hayvanların insanların imdadına koşması yine Allah’ın sonsuz merhametini ve cömertliğini göstermiyorlar mı?
 
Akılsız ve şuursuz bitki ve hayvanların şuurlu işler görmesi, akılları olmadığı halde akıllıların yapamadığı işleri yapmaları: Nar, bal, süt ve yumurta gibi ürünleri üretmeleri her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan ve yaratan Allah’ın hesabına hareket ettiklerini, Allah’ın birer memuru olduklarını aklı ve vicdanı olanlara anlatmıyorlar mı?
 
İnsan ve bazı canavarlardan başka, yer-gök ve bu ikisinde bulunan en küçükten-en büyüğe bütün varlıkların, tam bir dikkatle görevlerini sürdürmeleri, zerre kadar haddinden tecavüz etmemeleri, onların sınırsız bir heybet ve izzet sahibi olan Allah’ın emri altında olduklarını, Onun emriyle hareket ettiklerini göstermiyor mu?
 
Bu alemin tek ve biricik sahibi olan Allah’ın madem böyle sonsuz bir cömertliği ve sonsuz bir merhameti vardır; öyleyse bu sonsuz cömertlik ve merhamet sonsuz ikram ve iyilik etmek ister. Madem Allah’ın sonsuz büyüklüğü, izzeti, şeref ve haysiyeti vardır. Öyleyse Nihayetsiz celal ve izzet, edepsizleri cezalandırmak ister. Halbuki, bu fani dünyada ve kısa ömürde, ölenler için Allah’ın sonsuz ikramı, sonsuz merhameti, sonsuz cezalandırması tam tecelli etmiyor. Etse de denizden bir damla kadarı görünüyor.
 
Bu vaziyetten de anlaşılıyor ki, Allah’ın sonsuz iyilik ve ikramının tecelli edeceği, bir saadet yurdu olacaktır, onun adı cennettir. Sonsuz gayretine dokunanlar, inkarlarıyla onurunu incitenler için de bir ceza yurdu olacaktır; onun adı da cehennemdir.
 
EĞER AHİRET VE ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİŞ OLMASAYDI…
 
Eğer ahiret yani öldükten sonra diriliş olmasaydı, kainat büyüklüğündeki bu şefkatin ve cömertliğin bir anlamı kalmazdı. Çünkü, bir daha dirilmemek üzere ölmek, kainat büyüklüğündeki cömertliği israfa, şefkati musibete, nimeti azaba, aklı uğursuz bir alete ve lezzetleri acıya dönüştürürdü. İnsan olmanın, akıllı olmanın bir anlamı kalmazdı.
 
Eğer ahiret olmasaydı bu dünyada akla ve akıllı olmaya da gerek yoktu. Çünkü akıl şu kısa dünya hayatı için fazla, hatta bazen de bela. Çünkü aklı olmayanlar bu dünyada çok daha rahat yaşamaktadırlar. Ne geçmiş üzüntüsü ve ne de gelecek endişesi var onlarda!
 
Eğer ahiret olmasaydı, bu dünyada her şey gibi akıl da israf olurdu. Şu halde akıl sadece bu dünya için değil, ahiret için, cenneti kazanmak için verilmiştir. Madem akıl var, öyleyse ahiret vardır. Öyleyse o sadece bu dünyaya değil, aklın sanatkarına ve ahireti kazanmaya harcanmalıdır.
 
Eğer öldükten sonra diriliş olmasaydı, eğer Allah’ın izzetine dokunan isyankarlar için ebedi bir ceza yurdu bulunmasaydı, zalimlerin yaptıkları yanına kar kalacaktı. Bu vaziyetten de anlaşılıyor ki Allah’a baş kaldıran, kafa tutanlara layık bir ceza yurdu olacaktır. Çünkü, çoğu kere bu dünyada zalim kafası dik, mazlum boynu bükük bir vaziyette, buradan göçüp gidiyorlar. Demek zalimin cezası, mazlumun mükafatı ahirete, ahiretteki Büyük Mahkemeye bırakılıyor.
 
Her ne kadar böyle ise de bazen Allah, dünyada da ceza verir ve vermiştir. Geçmiş asırlarda isyankar ve azgın toplumlara verilen cezalar bunun delilidir. Dünyada verilen bu cezalar da gösteriyor ki, insan başıboş değil; her an, bir celal ve gayret sillesine müstehak olabilir. Allah sabreder sabreder sabreder, beklenmedik bir anda bir felaket tokadını indirir. Zalimi cehenneme atar, mazlumu da cennete gönderir. Allah’ın sabrını, ikramını ve şefkatini su-i istimal etmemek lazım.
 
Eğer ahiret ve öldükten sonra diriliş olmasaydı, ölüm, şu kainat çapındaki cömertliği ve kainat büyüklüğündeki şefkati, iyilik ve ikramı hiçe indirirdi. İyilik ve ikrama mazhar olmuş kimseleri Yaratıcı’ya düşman haline getirirdi. İşte kafirin Allah’a düşman olmasının sebebi de budur. O, ölümü yokluk gördüğünden ve öyle inandığından düşman oluyor. Bilse ki, ölüm yokluk değil, mevcut nimetlerin asıllarına, lezzetlerin kaynağı olan cennete ve cennetin sahibine kavuşmaktır; o zaman düşmanlığı sevdaya ve aşka dönüşecektir.[3]
 
RAHMET PEYGAMBERİNE AYRILAN SÜRE 63 YIL
 
Alemlere rahmet gönderilmiş bir Peygambere (sav) şu dünya ömründen ayrılan süre 63 yıl. Onun da üçte ikisi acılarla, sancılarla geçmiş. Eğer ahiret ve öldükten sonra diriliş olmasaydı, sonu ölüm olan 63 yıllık çileli bir ömür için bu dünyaya gelmeye değer miydi? Eğer ebedi saadet ve ebedi cennet olmasaydı Hz. Muhammed Mustafa (sav) gibi güllerin gülüne, gül gibi insanlara yazık olurdu, zulüm olurdu. Allah, böyle bir zulümden ve hikmetsizlikten münezzehtir. Ahiretin varlığına hiçbir delil olmasaydı, Hz. Muhammed’in (sav) varlığı ve duası, ahiretin varlığına delil olarak yeterdi.
 
Şeyh Sa’di Şirazi, “Toprağın gül birimesine şaşmayın. Düşünün oraya nice gül endamlılar girmiştir.” diyor.
 
Toprağa giren gülü ve gülün tohumunu kaybetmeyen ve zay etmeyen Allah, toprağa giren  Hz. Muhammed gibi bir gülü ve onun arkasından giden güller ordusunu zay eder mi, kaybeder mi hiç?
 
 
[1] Orijinali için bkz. Nursi, Said, Sözler, 10. Söz, 2. Hakikat, 60-62
[2] Rum, 30/50
[3] Karakaş, Vehbi, Ölüm ve Diriliş Gerçeği, 63, Cihan Yayınları, İst. 2007

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>