Dr. Vehbi Karakaş
Acaba biz, bu Peygamber ahlakının neresindeyiz?
Dr. Vehbi Karakaş
A- A A+
Son Peygamber Hz. Muhammed (sav), Allah'ın ahlakıyla ahlaklıydı. Herkese ve her şeye şefkatle muamele ediyordu. Kadın, erkek, köle, cariye, yetim, yoksul, küçük-büyük, uzak-yakın, canlı-cansız, hatta dost ve düşman herkes ve her şey O’nun şefkat ve merhametinden nasibini alıyordu. Çünkü O, sadece Araplara değil, alemlere rahmet gönderilmiş bir peygamberdi.[1]
 
Bizden de bu istenmektedir. Sadece yandaşlarımıza değil, canlı-cansız herkese ve her şeye rahmet olmak, dostumuzken aramız açılanlara, hatta düşmanlarımıza dahi acımak, yanlışını görmesine fırsat tanımak, hidayeti bulmaları, hallerini düzeltmeleri için dua etmek bizden de beklenmektedir. Çünkü biz Onun ümmetiyiz. O, bize örnek gösterilmiş, Allah,
 
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا 
 
 
“Andolsun ki; sizin için, özellikle de Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah’ın Elçisinde güzel bir örnek vardır.” [2] buyurmuştur.
 
"O peygamberdi, öyle olmalıydı, biz onun gibi olamayız", dersek, peygamberden almamız istenen örnekliğin bir anlamı kalır mı? Bu Ona uymaktan, Onu örnek almaktan bir kaçış olmaz mı? Zaten ümmet böyle dediği için, Onu örnek almaktan kaçtığı için yerlerde sürünmüyor mu?
 
Şimdi gelin, Allah’ın kendine has olan "Rauf" ve "Rahim" isimleriyle andığı O rahmet ve şefkat kahramanını bazı halleriyle tanımaya ve ibret almaya çalışalım:
 
Müşrikler, Taifte Peygamberimizi taşlamışlar, ayaklarını kan içinde bırakmışlardı. O içli dualarıyla halini Allah'a arz etmişti. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) gelmiş ve şöyle demişti: “Allah senin kavminin sana yaptıklarını görüyor, seni inciten sözlerini işitiyor, dağlar meleğini senin emrine verdi.”
 
O anda hazır bulunan dağlar meleği de Hz. Peygamber'e selam verdi: “Dilediğini emret bana ya Resulallah! Dağları müşriklerin, sana eza ve cefa edenlerin başına geçireceğim.” dedi.
 
“Hayır” dedi Peygamberimiz ve sözlerini şöyle tamamladı: “Ümid ediyorum ki Rabbim onların sülbünden kendisine ibadet edecek nesiller çıkaracak, islam’a ve Kur’an’a hizmet ettirecektir.”[3]
 
Uhud Savaşı idi... Resulallah’ın dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı. Bu durum ashabın çok zoruna gitmişti ki: “Şu zalimlere beddua etmez misin ya Resulallah?” dediler. Bunun üzerine Allah’ın Resulü şanına ve büyüklüğüne yakışır bir şekilde: “Hayır ben lanetçi olarak değil, davetçi ve rahmet olarak gönderildim." dedi, ardından da şu duayı yaptı: "Allah’ım, sen kavmimi doğru yola getir, çünkü onlar hakikati bilmiyorlar!”[4]
 
Saygıdeğer eşi Aişe validemiz diyor ki: “Resul-i Ekrem’in, şahsına yapılan zulüm ve hakaretlerden dolayı kimseden intikam aldığını görmedim. Şayet bu zulüm ve hakaret Allah’ın hakkına tecavüz edecek şekilde haddini aşmış, harama kadar uzanmışsa O’ndan daha fazla gazaplanan kimseye de rastlamadım.” Ve yine diyor ki: “Resulullah iki hususla karşılaştığı zaman günah olmadıkça daima kolayını seçerdi.[5]
 
Nitekim Allah, Peygamberini kafirleri öldürmek veya onlardan cizye almak hususunda serbest bırakmıştı da O, cizye (bir çeşit vergi) almayı tercih etmişti.[6]
 
Mescid-i Nebevi’yi süpüren fakir bir zencinin ölümüne ehemmiyet verilmediği için cenazesi Resulallah’a duyurulmadan kaldırılmıştı. Bu duruma üzülen Allah Resulü, gitti kabri yanında iki rekat namaz kıldı. Sonra: “Allah’ım, bu kabirlerin içini nurla doldur, namazım sebebiyle nurlandır.” diye dua etti.[7]
 
Musab b. Umeyr, nimetler içinde nazlı büyümüş bir insandı. İslamiyet’i kabul ettiği için babası tarafından terk olunmuş, fakr u zarurete düşmüştü. Bir gün Resulullah, onu yırtık pırtık elbiseler içinde görünce eski halini hatırlamış ve ağlamıştı.[8]
 
Kölelere güzel muamele yapılmasını emrederdi. “Köleleriniz kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, güçleri yetmeyeceği şeyleri emretmeyin, emrederseniz yardım edin.” derdi.
 
İbn-i Mesud (ra) anlatıyor: “Ben kölemi kırbaçlıyordum. Arkamdan bir ses işittim, bir de ne göreyim, Resulallah! Şöyle diyordu: ‘Ey ibn-i Mesud, Allah’ın senin üzerindeki kudret ve kuvveti, senin bu köle üzerindeki kudretinden daha büyüktür.”[9]
 
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Ekra b. Habis Resulullah’ın torunu Hz. Hasan (r.a.)’ı öptüğünü gördü de şöyle dedi: ‘Benim on çocuğum var, bugüne kadar birini dahi öpmedim. Bunun üzerine Allah’ın Resulü "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."[10] “Allah senin kalbinden merhameti almışsa ben ne yapabilirim”[11] demişti.
 
Yine Cabir b. Semure anlatıyor: “Sabah namazını Resulullah’la birlikte kıldık ve çıktık. Resulullah yolda iki çocukla karşılaştı. Teker teker Resulullah onların başını ve yanaklarını okşadı, sevdi. Beni de aynı şekilde sevince elinin attar dükkanından çıkmış gibi serin ve güzel kokusunu duydum.”[12]
 
Bir harb esnasında düşman çocuklarından birkaçının öldürülmüş olduğunu görünce çok müteessir olmuştu. Sahabiler: “Ya Resulallah, bunlar müşrik çocukları değiller mi, niçin üzülüyorsunuz?” dedikleri zaman: “Çocukları öldürmeyiniz, her çocuk islam fıtratı üzerine doğar. Anası, babası onu Hıristiyan, Yahudi ve Mecusi yapar.”[13]  dedi.
 
Fahr-i kainat efendimizin merhameti hayvanları da içine alıyordu. Araplar hayvanlara çok biçimsiz ve acıtıcı dağ vururlar, diri hayvanların etlerinden parçalar keserler, pişirirler, atların kuyruklarını keserlerdi. Canlı hayvanları nişancılık talimlerinde hedef yaparlardı. Bütün bunları Hz. Peygamber yasakladı. Açlıktan karnı ile sırtı bir olan bir deve görünce: “Hayvanlarınız hakkında Allah’tan korkunuz.”[14] dedi.
 
Bu ve daha nice özellik ve güzellşklerinden dolayıdır ki O “Habibullah=Allah’ın sevdiği zat” olmuştu. Her kesi ve her şeyi Yaradan'dan ötürü seviyordu. Yaradan da Onu hekesten çok sevdi. Bu yüzden O, taş atanlara gül atıyordu. “Kötülüğe kötülükle karşılık yoktur.”[15] diyordu.
 
Kabe’de secdede iken, yeni doğmuş devenin bağırsak ve eşini boynuna koyanlara, Taif’te taşlayıp ayaklarını kan içinde bırakanlara, Uhud’da dişini kıran ve yanağını yaranlara, yoluna diken serenlere, üç yıl gıda ambargosu uygulayanlara, her türlü eza, cefa ve işkenceyi layık görenlere beddua etmedi ve onların iyileşmesi, iman dairesine girmesi için dua etti. “Allah’ım kavmime hidayet nasip eyle, doğru yolu göster, onlar gerçekten bilmiyorlar.”[16] diye Allah’a yalvarıyordu.
 
Böyle bir peygamberi, annesinin şehadetiyle dünyaya gelirken “ümmeti ümmeti” diyerek ümmetini düşünen bir peygamberi, Yunus’un:
 
Yedi kat gökleri seyran eyleyen
 
Kürsünün üstünde cevlan eyleyen
 
Mirac’da ümmetini Hak'tan dileyen
 
Adı güzel, kendi güzel Muhammed”
 
dediği gibi Mirac’da ümmetini düşünen, ümmetinden hiç kimse cehenneme düşmesin, sıkıntılara girmesin diye kalabalıkların önüne geçip kollarını makas gibi açan, “geri dönün bu cadde çıkmaz sokak” diyen, hem dünyada, hem de ahirette ümmeti rahat ve huzurlu yaşasın diye cennet gibi bir din getiren, her yerde, her zaman ümmetinin derdiyle dertli olan nazlı ve niyazlı bir peygamberi acaba ümmeti ne kadar düşünmekte ve ne kadar derd edinmekte ve O’nu memnun etmek için acaba ne kadar gayret sarf etmektedir?
 
Makalemizin başlığını hatırlayarak bitirelim: Acaba biz, bu Peygamber ahlakının neresindeyiz?

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>