Asuman Kılıç
Risale-i Nur'u Anlamak Gerçekten Zor mu?
Asuman Kılıç
A- A A+
Risale-i Nur’u anlamıyoruz” diyorlar. Kelimeleri zormuş, anlamak imkansızmış.Lügata bak,kelimeyi yerine koy ,sonra paragrafı anla…Nereye kadarmış? Bu işin bir püf noktası yok muymuş? Daha “rahat” ve daha “kolay” bir yolu yokmuymuş bu Risaleleri anlamanın?
 
Ben başkasını bilmem, kendimi bilirim. “Kendini bilen Rabbini bilir” demiş erenler…Ben nasıl Risale-i Nurlarla tanıştığımı, nasıl anlamaya başladığımı anlatayım Risaleleri, gerisini siz takdir ediverin…
 
Çocukluğum farklı geçti benim...
 
Öyle aymaz, öyle umursamaz bir çocuk olamadım hiç...
 
“Sana ne kızım!” dedikleri şeyler hep benim, sadece benim meselemdi.Her şeye üzülür,her şeyi sever,her şeyi dert ederdim neredeyse…Kelimenin tek anlamıyla ;”Her şeyi”…
 
Arka bahçede yeni doğan yavru kedilerin Temmuz sıcağında üşümesinden, lojmanın elma bahçesinde nöbet tutan asker abinin gece canının sıkılmasına, öğretmenimin kazada yamulan arabasının kapısını nasıl yaptıracağından, abimin Cuma namazı çıkışı çantasını taşımakta zorlanacağını düşünmeye kadar her şey benim meselemdi...
 
Oturduğumuz subay lojmanlarının arka nizamiye kapısının yanından akan deredeki kurbağaların kuyruğu ne zaman düşecek de ayakları çıkacak diye merak etmekten uyuyamadığım geceler oldu benim…
 
İllaki dertlenirdim herkesin dertleriyle...
 
Daha 9 yaşımdayken, dünya siyaseti "öldürmek "olan bir milletin dadanmasıyla Irakta ölen çocuklar için ağlarken bir gece; babamın, bu asrın müceddidinin tesbitini sunmasıyla açıldı "nur aleminin kapısı" bana :
 
"Kızım, senin şefkatinin Rahmet-i İlahiyye’den daha mı çok olduğunu düşünüyorsun?"
 
Bomba gibi düşmüştü dünyama bu cümle...
 
Ve ardı ardına diğer olağan üstü tespitler geldi:
 
"Rahmeti gazabını aşmıştı Rabbimin."
 
"Şefkatin ateşini söndürecek marifetullahtan başka bir şey değildi."
 
"O vefat eden çocuklar ,şehit olup cennete gitmişlerdi."
 
Şehitlik ki sorgusuz, sualsiz Cennete gidip yetmiş bin kişiye de şefaat edebilmek demekti.Şehitler öldüğünü bile bilmez, ölüm acısı hissetmez, bir bahçede beklediklerini sanarlardı. Böyle bakınca o ölenlere mi yoksa bize mi yazıktı?”
 
"Asıl biz kendi akıbetimize, imanımıza bakmalıydık.Çünkü en büyük ve önemli vazife dar dairedeydi."
 
"Allah, kişiye kaldıramayacağından fazla yükü yükletmezdi."
 
“Eğer biz onların ahirette alacağı makamı bilseydik, onlara üzülerek değil gıptayla bakacaktık.” 
 
Bunlar nasıl cümlelerdi böyle? Nasıl bir bakış açısıydı bu?
 
Bir çocuğun ölümünden bile bunca mana, bunca nur ,bunca güzellik nasıl çıkıvermişti?
 
Herkes bu tür durumlarda bağırıp, çağırıp isyanlar ederken, babam olaya hangi alemden, hangi açıdan ,hangi olgunluk seviyesinden bakıyordu böyle?!
 
"Baba" dedim.”Nasıl bu kadar olgun düşünebiliyorsun?”
 
"Çünkü ben Risale-i Nur okuyorum kızım." dedi bana...
 
Zaman zaman görüyordum babamın elinde kırmızı  kitapları. Babam bazen yalnız ,bazen de arkadaşlarıyla toplanıp okuyordu. Okumaya başlamadan önce ses yapmayalım diye bizi odadan çıkarıyorlardı.Demek çok önemli şeyler yazıyordu o kitaplarda.Hatta sonraları lojmanda oturduğumuz için kırmızılığı dikkat çekmesin diye bizim okul defter kaplarımızın kaplarıyla kaplamıştı o kalın kitaplarını...
 
Onlardan bahsediyordu her hal...
 
Çünkü ne zaman o kitapları eline alsa, çehresi değişiyor,adeta başka bir aleme geçiyor,sanki başka birisi oluyor ,"Maşaallah, Barekallah" sayhalarıyla yerinde duramadan okuyordu kitapları...
 
Adeta kitap okur gibi değil de macera filmi seyreder gibi bir oturup bir kalkıyordu yerinden...
 
Sonra sonra çay saatlerinde beraber sohbetler yapmaya başladık kırmızı kitaplardan ailecek...
 
Önceden de duyardım ama o an içime öyle bir su serpmişti ki bu kitaplar, anladım bu kitaplarda bir iş var, bir farklı duruş,bir ince sır var...Başka bir diyara açılan bir menfez bir efsunlu görüş var…
 
Sonra okudum ben de...
 
Anlamadan okudum...
 
Okurken kendi kendime "Babam her halde anlamadığı kelimelerin sayısına maşallah çekiyordu" dediğim zamanlar oldu.
Kelimeleri Osmanlıcaydı. Anlamam neredeyse imkansız gibi geliyordu.Ama bırakmadım hiç.Bırakamadım…Okudum öylece...
 
Okudukça bir kültür olarak siniyordu insanın içine bu acaib kelimeler.İlginçtir ki mana olarak anlıyordum bir şeyler ama “ anlat
ne anladın” desen anlatamazdım…Bu kitaplar ; farklı bir literatür ,orijinal bir entelektüellik katıyordu o yaşımda bana…
 
Bu kitapları okudukça okulda danışılan, sözü geçen, daha karakterli ve güçlü bir insan oluyordum…
 
Öğretmenlerim bile bazen kendilerine göre dini olan konularda bana soru soruyorlardı beni köşeye çekip:”Rüyada at görmek ne demektir? Sen bilirsin.” “Annen bu sıcakta nasıl o kapalı kıyafetleri giyiyor,Yanmıyor mu sıcaktan?” gibi sorularına benden o zamanki yaşıma göre zekice gelen:”Rüyada at görmek sizin benim sınavda attığım cevapları kabul edeceğinize işarettir öğretmenim” ya da “ Evet hava sıcak mutlaka yanıyordur. Ama Cehennemde yanmaktan yine de iyidir öğretmenim.” gibi cevaplar aldıkça daha da şaşırmalarına sebep oluyordu.
 
Evrimi hararetle savunan Fen bilgisi öğretmenime; ”Öğretmenim, Amerika’daki dolma biber tohumuyla  Türkiye’deki dolma biber tohumu toprağa ekildiğinde aynı şekilde dolma biber olarak çıkıyorsa yanlışlıkla turşuluk acı sivri biber olarak çıkmıyorsa ya toprak akıllıdır ya tohum.Ya da o tohumu yaratan akıllı bir zat vardır,başka olamaz!” dediğimi bütün sınıfın beni alkışladığını hocanın da sonunda gülerek susup kafa salladığını hatırlıyorum.
 
Kendi kendime "bir de anlasam demek ki neler olacak?" diyordum.
 
Evet, sır kitaplardaydı. Yoksa ben kendimin ne olduğunu biliyordum. Sokakta oynadığımız alman lastiğinde dördüncü seviyeye bile çıkamamıştım hiç.Yakan topunda son saydırmaya hiç kalamamıştım.Hele futbol oynarken hep en son seçilen olurdum.Bazen oyunlarda fasulye olduğum bile olurdu.Yani çok becerikli bir çocuk değildim esasında. Beni bana bıraksan ya da ekmeksiz susuz değil de Risale’siz, Seyda’sız bıraksan eziğin teki olurdum.Sır bu kitabın Kur’anın mucizesi oluşundaydı.
 
Efsunlu bir deryaydı bu.Sır ,bu kitabın bu asırda Kur’an’a  kalbimin, ruhumun irtibatını sağlayışındaydı.Rabbimi bana, doğru anlatışındaydı…Evreni doğru okuyuşundaydı.Resulümü (s.a.v) Velayet-i Ahmediyye makamıyla aktarışındaydı. Her sorunun cevabı yazmıyordu bu kırmızı kitaplarda.Ama her soruya cevap verecek kadar geniş bir ufuk veriyordu insana…Bu kitapla gelişiyordu bütün olumlu haller…
 
Benim hayatım Risale-i Nur’larla geçti. Daha Barla’daki Cennet Bahçesi ben orada ilk kez Cennet Risalesini okurken armutluktu…Çam Dağındaki Katran Ağacına tırmandım çocukken “güya“ dağcılar onları kesmeden önce. Çam Ağacının tepesindeki Seyda’ya özel köşkte bağıra bağıra okuyarak kurda kuşa Ayet-ül Kübra Risalesini okudum. Barla’da Üstadın evinin karşısında , Çınar Ağacının başındaki sarayda da aynı şekilde Münacat Risalesini…Barla dağlarındaki ağaçlarla beraber sesli tesbihat yapardık seher vakitlerinde…Dağdan inen eşekler bile eşlik ederdi bize…
 
Ekmeğimin arasına meyve risalesini koydum. Salıncakta gençlik rehberini salladım.Hasta olunca aspirin yerine hastalar risalesi yuttum ben.Telvihat-ı Tis’a ile Hücumat-ı Sitteyi tekerleme diye ezberledim. Hakikat Çekirdeklerini çitledim çayın yanında…Risale-i Nur Bayramlarında 17. Sözdeki Farisi beyitlerle ,Lemeat’ı ezberledim şiir diye,marş diye…Bebeğim kaybolduğunda, “Al sana bir Fatiha,bana bebeğimi bulduruver ya Seyda” diye tekerlemeler söyledim…
 
Sonraları gençliğimde bir sürü başörtüsü sorunları yaşadım.Okullardan atıldım,sınavlardan dışarı çıkarıldım.Ama yine de ümitsizliğe düşmedim hiç,
 
Benim arabeksim 20. Mektuptu çünkü...
 
Başım öne eğildiği an:” Lehül mülkü”  diyarından İbrahim Hakkı gelip ”Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip kaldırırdı yerden başımı…Pencerelerden seyredip ,içlerine girmedim onun sayesinde olayların…
 
Dara düştüğümde koşar risaleden tefeül açar, istişare ederdim Seyda’yla...
 
“Söyle ya Üstad şimdi ne yapayım?” dediğim an sihirli küreden cevapları alır gibi zaten vicdanımda kani olduğum mana fırlardı sayfaların arasından…
 
Kafam karıştığında ,ne yapacağımı şaşırdığımda kulağımda bir cümle:
" Zırhınız Kur’an tezgahında yapılan takva, Siperiniz Sünnet-i Seniyye’ye ittibadır "
 
“Sadakte” üstadım der alırdım Siyer-i Nebi’yi elime…
 
İçim daraldığında, ruhumun baş ucunda bir levha :
"İman, tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni netice verir"...
 
Bir şeye çok mu gönül bağladım:
"La uhibbul afilin" sigası çınlardı kulaklarımda...
 
Gururlanınca gafil kafaya bir tokmak inerdi 13. Sözün hatimelerinin arasından…
 
Kusur işlediğimde bunu itiraf etmek yerine sıkışıp da yalana müracaat edecek  olsam ,İşarat-ül İcazdan aldığı dersle  "Kudret-i İlahiyye’ye iftira  mı atacaksın?” diyesi gelirdi Latife-i Rabbaniyemin...
 
Sokakta oynarken birine çok kızsam; “ey ahmak-ul humakadan tahalluk etmiş sarhoş ahmak “ diyesim gelirdi de ne dediğimi açıklayamam sonra diye susardım son anda…
 
İşte Risale-i Nur böyledir…İnsanın iliklerine işler. Keramet ; Risale-i Nur’un Kur’an’ın bir mucizesi oluşundadır. Kur’an’ın üslubuna uygun,tarzına  münasip ve hakikatlarını bu asrın anlayışına göre açıklayışındadır. Risale-i Nur’a yapılan her türlü övgü ve sena aslında Kur’an’a aittir.
 
Eğer Kur’an’ı  anlamak isterseniz bol bol Risale-i Nur okuyunuz.Hayatınızı iman hakikatlarıyla donatınız ve farzlarla zinetlendiriniz ve günahlardan içtinab etmekle muhafaza ediniz…
 
Rabbim bu dava yoluna hayatını feda edenlerin, hayatlarından da öte rahatlarını,daha da ötesi hissiyatlarını feda edebilmeyi nasip etsin…
 
Çünkü bu dava “Allah rahatlık versin” cümlesini kendine küfür edilmişcesine tepkiyle karşılayan Zübeyirlerin, hayatını mahkeme kapılarında geçirmiş Bekirlerin, “Ana dua et ne olur arkadaşlarım Medrese-i Yusufiye’ye girdiler. Ben de gireyim.” diye dua ettirip kendini ana duasıyla ,zorla hapse attıran Sungurların, yalan söylememek için  canını feda eden Asımların davasıdır. ”Ben dava eriyim” diyen; rahatını ve hissiyatını feda etmedikçe onlara layık olabilir mi? …
 
Yabancı bir dili öğrenmek için kurslara, yurt dışlarına, work&travel lara giden, bunun için hem emek hem para hem zaman sarf eden  bir nesil Kur’an’ını,Rabbini,Resulünü daha iyi anlayabilmek ve tanıyabilmek için iki-üç kere lügata bakmış çok mu?.. Vesselam… 
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları >>